Manevi Değerler ve Psikoterapi

 

 

 

 

 

Değerler kavramı, asırlar öncesinden beri felsefenin önemli inceleme konularından biri olmuştur. Sokrates, Platon, Aristoteles gibi ünlü düşünürler ahlak felsefesi kapsamında değerler konusunu ele alırken, ‘değerler bilimi’ adı altında ‘Aksiyoloji’, ruhsal gelişim kapsamında Zen Budizmi, Taoizm gibi doğu tabanlı yaklaşımlar kapsamında incelenmiştir.

Semavi dinlerin kutsal kitaplarında da bireysel ve toplumsal değerler konusu ele alınmış, inanan kişilerin sahip olması ve geliştirmesi gereken manevi değerlerden sıklıkla bahsedilmiştir.

Değerler ve bu bağlamda yaşamın anlamlı kılınması gibi hususlar Varoluşçu felsefe ve psikoterapinin de başlıca odakları arasındadır. Geçmişten günümüze biraz daha yaklaştığımızda değerler konusu, Maslow’un araştırmalarında, Jung’un, Eric Fromm ve Karen Horney’ in yaklaşımlarında, Victor Frankl’ın Logoterapi’sinde önemli bir yer bulmuştur.

Psikoterapinin klinik pratiğinde son yarım asırda Freud ve diğerleri ile süregiden Psikoanalitik ve Psikodinamik yaklaşımlar ve son otuz yılda hâkimiyetini arttıran Bilişsel Davranışçı Terapiler, değerler konusunu terapinin ana hatları kapsamında incelememişlerdir. Değerler, kavramının terapi sürecinin ana hatları içerisine alınması ve klinik pratikte daha yapılandırılmış bir biçimde kullanılması daha öncesinde gelişen ancak son on yılda etki alanını daha çok arttıran Kabul ve Kararlılık Terapisi (KKT) ile olmuştur.

KKT, insanın psikolojik sağlığını ‘psikolojik esneklik’ ile açıklamakta ve bunun için de altı gerekli öğe olduğunu vurgulamaktadır. ‘Hexaflex’ adını verdiği psikolojik esnekliğin sembolü olan altıgenin odak noktaları; kabul, şimdiki anda olma, defüzyon, bağlamsal kendilik, kararlılık ve değerler dir (Hayes et al., 1999; Hayes and Smith 2005).

 

KKT’nin tanımına göre değerler, hiçbir zaman somut olarak elde edilemeyen ancak hayatın her anında bulabileceğimiz bir niteliğe sahip amaçlı davranışlarımıza yön veren seçimlerimizdir (Dahl et al., 2009). KKT, danışanlara seçmiş oldukları çeşitli değer alanları (ailevi, mesleki, dini, vb.) yönünde hareket etmelerine yardım ederken; yaşamı kendileri için değerli kılan unsurları amaç ve hedeflerden ayırarak tanımlayabilmelerini sağlar (Hayes and Smith, 2005)

Değerler; “hedefler”, “arzular” ya da “amaçlar” ile karıştırılmamalıdır. Örneğin, sınıfı geçmek, bir yaşam değeri değil “hedef”tir. Para kazanmak, terfi etmek, ünlü olmak da yine aynı şekilde değerlendirilir. Tüm bunlar, ulaşıldığında bitmeye ve tükenmeye mahkum, ‘sahip olma’ halleridirler. Oysaki değerler, ulaşıldığında tükenmeyen bir “olma hali”ni temsil eder (Flaxman, et al, 2011). Eğer “şefkatli biri olmak” gibi bir yaşam değeri mevcut ise yüzlerce defa şefkatli davranılabilir ancak şefkatli olma değeri tüketilemez. Dolayısıyla ulaşıldığında ya da sınırsız sayıda kullanımına rağmen tükenmeyen ve yaşamı anlamlı kılan öğelere değerler denmektedir (Hayes and Simith, 2005; Luoma et al., 2007; Dahl, et al., 2009).

Değerler, “evrensel” değildirler (Hayes, 2007). Kişisel seçimler ile belirlenirler (Harris, 2007; Hayes, 2007; Westrup, 2014). Ancak bilinçli ya da bilinçsiz bireyler değerler noktasında birtakım seçimler yaparlar. Kimi, değerler ile olan bağlantısını kararlı bir biçimde devam ettirirken, kimi de bu bağlantıyı gün geçtikçe zayıflatır (Hayes, et al., 1999). Değerler, aile, iş, ilişkiler, spirütüelizm, sağlık gibi bir çok alanda kişiye bağlı olarak farklı biçimlerde türetilebilir (Dahl et al., 2009; Hayes et al., 2012). Değerler din ile ilgili olabilir, ancak dini bir olgu olmak zorunda da değildir (Hayes et al., 2004).

Değerler, “içsel-duygusal durumlar” değildirler. Değerler, diğer insanların bireye nasıl davrandığı, bireyin sahip olmak istediği ya da kaçınmak istediği duygu ya da düşünceler ile de ilgili değildir. Değerler, daha esnek bir yaşam sürdürmek için gerekli olan, düşünce, duygu ve olayların geçiciliği karşısında kalıcı ve süreğen bir yön ve eylem pusulası sunan, en önemlisi de kararlılık, eylem ve bağlantılılık gerektiren olgulardır (Stoddard et al., 2014). Dürüstlük, üretkenlik, yardımseverlik, sevecenlik, şefkat, şükredicilik ve affedicilik gibi değerler KKT’nin değerler tanımına uymaktadır. Dolayısıyla değerler, yaşam boyu tükenmeyen, ancak günlük hayatta eylem gerektiren pusulalardır (Chan, 2006; Polk and Schoendorff, 2009; Dahl et al., 2009).

Değerler, sıfat ya da tanımlamalara işaret etmez (Hayes et al., 1999; Hayes and Smith, 2005; Stoddard et al., 2014). Daha çok eylemde bulunmaya ya da ‘olma’ haline denk gelen fiiler şeklinde açıklanabilirler (Hayes and Smith, 2005). Örneğin, ‘güzel bir eve sahip olmak’ ya da ‘çok sevilmek’ bir değer değil iken, ‘içten bir şekilde insanları sevebilmek’, KKT açısından bir yaşam değeridir. Dolayısıyla değerler, sahip olduğumuz şeyler, objeler, sıfatlar ve geçici hedefler değil seçtiğimiz ‘olma’ hallerini tanımlayan ilkelerdir (Hayes and Smith, 2005). Değerler, göreceli ve kişiye göre değişebilir olgulardır. Sahip olunduğunda tükenmez, ulaşıldığında azalmaz ya da bitmezler. Örneğin ‘sınıfı geçmek’ bir hedef olarak açıklanırken, ‘üretken olmak’ bir yaşam değeri şeklinde tanımlanabilir (Dahl et al., 2009).

KKT yaklaşımına göre değerler ekseninde bir yaşam sürmek terapinin ana odağıdır. Her birey tarafından ‘seçilmiş’, hayatı anlamlı ve önemli kılan ilkeler olarak tanımlanan değerler yaşam olaylarını anlamlandırmada ihtiyaç duyulan bağlamın da temel belirleyicisidir.

 

 

• Makale Uzm. Psk. Ali Engin Uygur’un “Değerler Sisteminin (Dini Başa Çıkma, Affedicilik ve Şükredicilik Açısından) Anksiyete Duyarlılığı Üzerindeki Yordayıcı Etkisi: Metakognisyonların Aracı Rolü” başlıklı yüksek lisans tezinden alıntılanmıştır. Tüm Telif Hakları Saklıdır.

Psikolojik Gereksinimler Çerçevesinden Mutluluğa Bir Bakış – Nedir Mutluluk?

Mutluluk ihtiyaç mıdır?. Kişi mutluyken salgılanan dopamin hormonunun ulaştığı yüksek noktada kendini öyle iyi hisseder ki bazen bir defa gelinen noktanın yanına yaklaşabilmek için onlarca deneme yapmayı göze alabilir insan. Mutluluk farklı kılıklarda çıkabilir insanın karşısına, kişi zihninde arzuladığı o anı yakalamak için koşarken bazen dışı pasparlak ve kıpkırmızı fakat içini tamamen kurt kaplamış bir elmayı ısırabilir hesaba katmadan.

Mutluluk bağımlılık mıdır? kişi bir kez yaşadığı o hayallerindeki mutluluğu, aynı kişilerle, aynı hissiyatla, aynı yerde, aynı şekilde ikinci kez yaşadığında dahi şaşırabilir önceki hazza ulaşamadığına. Yepyeni değildir artık, alışılmıştır, açken tadına varılmış bir ıslak hamburgerin ikincisini yemek gibidir. Madde bağımlılığı gibidir tıpkı, kulandıkça tolerans geliştikçe yetmez, daha fazlasına ihtiyaç duyar bağımlılar, tıpkı mutluluğun peşinde koşarken tüm kaynakları tüketenler gibi.

Mutluluk aldatıcı mıdır? Hangi mutluluğu hangi yaranın merhemi olsun diye sürmeye çalıştığı çok önemlidir insanın. Bazen sevdiğiyle çok güzel ülkelerde tatiller yapmanın tüm karabulutları  dağıtabileceğini sanar insan fakat yağan sağnağın alasını gittiği yerde de görebilir. Bazen yeni bir hayat mutlu edecek sanar insan yeni bir girişim, bir nişanlılık, ama belki birkaç aydan öteye gidemez hisleri, zihnindeki mutluluk damıtma aygıtı sürekli yeni adımlara programlanmıştır çünkü, yeni girişimlerle doymadıkça değersizden de öte ceza gibi gelir başta çok istenip erişilmiş büyük arzular. Kariyerdir bazen mesele en güzel eğitimlere gidilse de yetmez hep neyi yapamadığını tarayan gözlere, iş yerinde atılım yapar ama ileride olanları gördükçe gömer tüm varlığını en derin çukurlara, alışveriş iyi gelir belki aysonu faturalarının pişmanlık tokadı patlayıncaya kadar, borçların yüküyle dolaşmak büyük karamsarlık ödemek nefes almaktır hayat verir der ta ki ensesinde bekleyen yeni arzularla yok olana kadar, “talihsiz” diye nitelendirir kendini zihni başkalarının sahip olduklarıyla her meşgul olduğunda… Mutlu olma ihtiyacı biter mi? Mutluluk açgözlülük müdür?

Mutluluk doyamamak mıdır? Yeni uyaran arayışı kendinde olmayıp başkalarında hoşa giden, ilgi çeken unsurları hedef seçer kendine. Başkalarında olanı kendininkiyle kıyaslarken kayıverir terazinin şirazesi. Bir araştırmada bilim gösterir ki, erkekler eşlerini aldatmada yüksek oranda daha az güzel çiçeklere konma peşine düşerler. Demek ki terazinin havada kalan tarafına koymuştur kendindekileri, ağır gelen taraftaki “şey”ler revaçtadır malzemesine bakılmadan. Nedir peki eşinin yakınındaki güneşini adamın gözünde söndürüp karanlık bir tünelin öbür ucundaki minik ışık hüzmesini cazip yapan? Yenilik? Farklılık? Adrenalin? Kendinde olmayanın tadına bakma merakı bazen, uyaran ihtiyacını karşılayıp ayran gönlünü doyurma sendromu. Buna yatırım yapan kişi doyabilmek için acıkabilmelidir başta öyleyse, acıkmak için ihtiyaç duyduğu sebep ise buzdolabının kapağını açmadan tamtakır olduğuna, sahip olduklarının yetmeyeceğine inandırmasıdır kendisini, vazgeçer malzemeleri pişirip kendi sofrasını düzmekten. Bazen lüks bir restoranda yemek yiyenler cazip gelir gözüne, bazen de fastfoodçudakiler.

Mutluluğun tercümesi nedir öyleyse? Mutluluk ayakların kopuncaya kadar koşmak mıdır, yoksa vazgeçmek midir?

Bir hediyedir mesela, maddi ya da manevi, hediyeye değerini veren ise onun anlamını fark edebilmektir. Teşekkürdür mutluluk, size teslim edilenin karşılığını en güzel şekilde verebilmektir. Beğenmektir mutluluk, sizde olanı taktir edebilme ve minnettarlıktır, unutmamak, hatırlamak, bir an değil her zaman. Tüm bunları kapsayan Kuran’da da vurgulanan bir kavramdır, “Şükretmek”… Şükreden insan bir “şey”e ya da bir başkasına yönelik duyduğu memnuniyeti, Rabbine ya da ona imkan sağlayan kişiye farkındalığı aracılığıyla gösterir. Sahip olduğu “şey”in memnun olunacak parçalarını değerlendirebilme ve taktir etme duygusuna karşılık gelir. Anda kalabilmektir mutluluk, hayatın hızı ve dış dünyanın uyaran bombardumanı altında sürüp giden hayatlarımızda bir ana demir atabilmek ve gözle gördüğünü gönülle hissedebilmek için çaba harcayabilmektir. İnsanın kendisini bir anlık değil sürekli “farkında olma” ve “teşekkür etme” konusunda güdüleyebilmesidir. Gerçek doyum almaktır, bitmeyen yeni arzularla özkaynaklarını tüketip yıpratmasına ihtiyacı  olmadan insanın. Tevazu göstermesidir, gözündeki hırslara başını çevirerek. Yaşadığı anın içinde kalabilmektir gelecek endişelerinden, geçmiş sıkıntılardan arınarak. “Az”ın sağlamlığı ve kalıcılığıdır, “çok”un geçiciliği ve değişkenliği karşısında. Gerçek ihtiyaçların farkında olabilmektir, çok şey istemek yerine. Yaşam amacını doğru belirlemek ve yoldan şaşmamaktır, örfün modernitenin zihnine zerk ettiği hedefler silsilesi yerine…

Uzm. Psk. Ali Engin Uygur

Anksiyete Bozukluğu ve İşlevsiz Baş Etme Stratejileri

Anksiyete bozukluğu, günlük yaşamda stres algısına karşı aşırı duyarlılık, stresi tolere etmede güçlük, tehlike şiddetini olduğundan fazla hissetme, ani ya da aşırı reaksiyon verme ve bunun sonucunda stresle baş edebilmek için sıklıkla işlevsel olmayan savunma mekanizmalarına başvurup geçici bir rahatlama arayışına girilmesi sürecinin kronikleşmiş halidir. Anksiyete bozukluğu yaşayan kişi, yaşamının pek çok alanında sorunlarla baş etmede zorluk yaşar. Kaçınma davranışları ve olumsuz tepkileri nedeniyle sosyal yaşam, akademik hayat, aile içi ilişkiler, iş hayatı gibi alanlarda kayıplara uğraması kaçınılmazdır.

Panik bozukluk şikayeti olan biri panik atak geçirebileceğini düşündüğü yerlerden kendisini korumak için uzak durma eğilimi gösterirken, bu yerlere yalnız başına gitmeyip sürekli bir başkasının desteğini talep ederek kaygısını yatıştırmaya çalışabilir.

Sosyal fobi rahatsızlığı olan biri başkaları tarafından inceleneceğini düşündüğü ortamlarda yoğun kaygı yaşarken, utanmak ve rezil olmamak adına diyalog kurmada, yakın ilişkilerde, sosyal ortamlarda, sunum yapmak gibi odak noktası olmasını gerektiren faaliyetlerde kaçınma davranışı göstererek geçici olarak rahatlasa da yaşamını büyük ölçüde kısıtlar, kendini çok yüksek standartlarla değerlendirdiği için kendinden memnun olmaz, mükemmeliyetçi davranır ve kendisini beğenmeyerek haksızlık eder.

Yaygın anksiyete bozukluğu tanısı almış biri ise belirsiz durumlarla baş etmede çok zorlanır, aklına gelen bir dürtü, bir olay, bir düşünce, gözünün önünde canlanan bir resim ile birlikte tetiklenerek saniyeler içerisinde felaket senaryoları üreterek bunun yoğun stresini yaşayabilir; dahası hayatının pek çok alanında ciddi sıkıntı yaşar.

Obsesif kompulsif bozukluk tanısı almış olan biri ise bir şeyleri biriktirmesi gerektiği hakkında, temizlik ya da kirin bulaşmasına yönelik, simetri ve düzen ile ilgili, cinsel ya da dini konulara ilişkin bellli konulara aşırı hassasiyet gösterebilir, bu konularda belli durumlar karşısında yaptığı yorumlar, belli konulara yüklediği anlamlar sebebiye maruz kaldığı anda kendisini rahatlatmak için belirlediği davranışları yapmak zorunda hisseder. Eğer kendisini rahatlatamaz ve belirlediği sayı ya da sırada rahatlatıcı davranışları uygulayamaz ise buna katastrofik bir yorum yapar ve büyük tehlike olarak algıladığından stresle baş edebilmek için mutlaka rahatlama davranışlarına başvurup anksiyetesini geçici olarak rahatlatmak ister.

Örnek verdiğimiz tüm durumlar aslında kişinin yaptığı yorumla birlikte kendine has bir anlam kazanmaktadır. Ortak nokta kişinin tehlike olarak algıladığı durum karşısında kendi gücünü çok küçük tehlikeyi ise çok büyük görmesidir. Bu sebeple anksiyetesini yükselten durum ile mücadele etmenin en kolay yolu olarak belirlediği kaçınma stratejileriyle ömrünü sürdürür. Önemli olan kişinin nasıl da her seferinde kendi geliştirdiği stratejilere başvurarak geçici bir rahatlama sağladığı, anksiyetesini kısa süreli azalttığını görmesi, fakat kaygıyı arttıran durumla tekrar karşılaşıldığında kaygısının bu her seferinde çok daha fazla yükselmesine neden olduğunu görebilmesidir. Kaçınma davranışı yaptıkça kaygının bir sonraki seferde daha da artması kişinin kısır döngüsüdür. Kişinin kendisiyle ilgili farkındalık kazanması, bu kısır döngünün içinde yaşamaya devam ettiği sürece sıkıntılarından kurtulmasının daha da zorlaştığı, önemli olanın bu kısır döngüden doğru yollarla çıkacak stratejiler geliştirmek olduğu, kişinin yaşamının iplerini tekrardan eline alabilmesi için gereklidir.

Psikoterapi süreci ise acıyla ve kaygıyla hatalı yollardan baş ettiğimiz bu kısır döngüyü tanımamızı, bunun etkilerini anlamamızı, alternatif ve işlevsel yollar geliştirerek acıyla baş etmede yeni perspektifler kazanmamızı, uyguladıkça yeni bir sistem ve farkındalık geliştirebilmemizi sağlamaktadır.

 

İçinden hiç çıkamayacağımızı düşündüğümüz, kimsenin bizi anlamadığını hissettiğimiz, hiç bir şeyin düzelmeyeceğine inandığımız durumlar ile ilgili her zaman bir umut vardır. Yeter ki alternatif stratejilere ulaşamadığınızda en azından işin profesyönelinden yardım almayı denemek için kendinize bir şans verin.