Nevada Üniversitesi’nde Prof. Dr. Steven Hayes (Kabul ve Kararlılık Terapisi Kuramcısı) ile Buluştuk

Dil ve Biliş arasındaki etkileşimi konu alan, değerler, frakındalık ve kabullenmenin bilişlerimizi nasıl regule ettiğine odaklanan “Kaubul ve Kararlılık Terapisi”nin kuramcısı Prof. Dr. Steven Hayes ile Nevada Üniversitesi’nde buluştuk. Çalışmalarımız hakkında yönelttiğimiz soruları, oluşturduğu psikoterapi ekolü hakkında merak ettiklerimizi içtenlikle cevapladığı, Bilişsel Davranışçı Terapi üzerine şekillenen 3. dalga ekollerden Metakognitif Terapi ile Kabul ve Kararlılık Terapisi arasındaki ilişkiye değindiği röportajı ilerleyen günlerde yayınlayacağız. Bu vesileyle Hayes’in doktora sınıfından iletişimde olduğumuz dostlarımızı da ziyaret etme fırsatı bulduk.

STANFORD ÜNİVERSİTESİ PSİKOLOJİ BÖLÜMÜ ZİYARETİMİZ

Stanford Üniversitesi, Jordan Hall’da bulunan Psikoloji Bölümü’ne akademik amaçlı ziyarette bulunduk. Psikoloji departmanı Lucie Stern Profesörü, aynı zamanda üniversitenin “Mind Body and Computation” merkezi direktörü olan James L. McClelland ile kognitif nörobilim, dil gelişimi, öğrenme süreçleri ve hafıza hakkındaki akademik çalışmalarımızla ilgili fikir alışverişinde bulunduk. Gelecekte yapılabilecek ortak çalışmalardan bahsettik.

CAMBRIDGE ÜNİVERSİTESİ’NDE “SOSYAL ZİHİN” EĞİTİMİNE KATILDIK

Cambridge Üniversitesi’nde katıldığımız eğitim, insanda sosyal beynin çalışma prensiplerini, sosyal davranışın nasıl ortaya çıktığını, sosyal zihin patolojilerini, sosyal becerilerin neden her insanda aynı düzeyde gelişmediğini ve diğer memelilerdeki sosyal davranış patternlerini içermekteydi.

Cambridge Üniversitesi Psikiyatri Departmanı’ndan Dr. Li Su ile birlikte yürüttüğümüz psikolinguistik alanındaki bazı ortak çalışmalar üzerine de bilgi paylaşımında bulunduk.

Ali Engin Uygur, Psikoloji, Cambridge

Ali Engin Uygur, Psikoloji, Cambridge

Ali Engin Uygur, psikoloji, Cambridge

Ali Engin Uygur, psikoloji, Cambridge

Ali Engin Uygur, psikoloji, cambridge

Ali Engin Uygur, psikoloji, cambridge

ali engin uygur, psikoloji, cambridge

ali engin uygur, psikoloji, cambridge

Ali Engin Uygur, Psikoloji Cambridge

Ali Engin Uygur, Psikoloji Cambridge

Ali Engin Uygur, psikoloji, Cambridge

Ali Engin Uygur, psikoloji, Cambridge

FREUD’UN DİN VE TANRI GÖRÜŞÜNÜN ŞEKİLLENMESİNE ETKİ EDEN AKIMLAR

Freud’un gelişim döneminin dine bakışının şekillenmesi açısından olumsuz bir ortam oluşturduğunu daha önce belirttik. Freud’un kendi yöntemiyle, onun hayatını ve özellikle çocukluk dönemini inceleyen Ana Maria Rizzuto, Freud’un “kendi bireysel dini gelişimini evrensel normlar haline dönüştürerek genelleştirdiğini” söylerken, Freud’un büyüdüğü ortamın Tanrı’ya inanmak için uygun olmadığını ve kendi tecrübelerini evrensel doğrular olarak değerlendirdiğini söylemektedir.[1] Bu bilgiler ışığında Freud’un aile ortamındaki gelişimine, çağının etkilendiği akımların ve aldığı eğitimin de yansıdığını düşünerek, teorisinin nasıl şekillendiğini ve bunun din ve Tanrı görüşüne nasıl etki ettiğini anlamaya çalışacağız.

  1. yüzyıl, beşeri bilimlerin, doğa bilimi olarak kabul edilip şekillenmeye başlaması açısından büyük önem taşımaktadır. Darwin, 1859 yılında ‘Türlerin Kökeni’ isimli çalışmasını yayınlayarak insanoğlunun hayvanlar dünyası içindeki daha kompleks bir hayvan olduğu gibi radikal bir iddiayı ortaya atana kadar, insanın mevcut formunda yaratılmış olan ve ruha sahip bir canlı olduğu düşünülmekte ve bu nedenle de hayvanlardan ayrı tutulmaktaydı. Böyle bir iddia insan üzerinde doğa bilimleri çizgisinde çalışmalar yapılabilmesinin önünü açmış oldu. Psikoloji biliminin temellerini atan Gustav Theodor Fechner ise 1860’da, insan zihninin laboratuar ortamında bilimsel açıdan incelenebileceğini ve sayısal veriler elde edilebileceğini ortaya koydu. Psikoloji bu şekilde deneysel bir bilim olarak kabul edilebilmiş, kendine doğa bilimleri arasında yer bulabilmişti. Biyoloji ve modern genetik bilimi ise Louis Pasteur ve Robert Koch’un mikroplar ile ilgili yaptığı araştırmalarla ve Gregor Mendel’in bahçe bezelyesi üzerine yaptığı çalışmalar sayesinde çok önemli bulgular elde etti. Tüm bu bilimsel buluşları, fiziksel sistemler arasındaki enerji değişikliklerini ortaya koyan dinamikleri keşfeden Herrmann von Helmholtz’un enerjinin korunumu yasası izledi.[2] Ardı ardına gelen pek çok alandaki tüm bu gelişmeler, yaşamla ilgili bilimler açısından görüşlerin yeni baştan şekillenmesini, bilim, felsefe ve teknoloji gibi pek çok alanda yeni teorilerin ortaya atılıp yeni buluşlar yapılmasını ve tüm bu değişimlerin insan hayatına doğrudan etki etmesini sağladı.

Bu gelişmeler ışığında, 19. yüzyıl’da doğa bilimlerinin insana yönelttiği yeni bakışa göre, mekanist evrimci felsefe son derece popüler olmuş, yapısalcı ve davranışçı ekoller insanı bir makine benzeri varlık olarak ele almaya başlamış, insan zihni ise temel elementlerine indirgenerek pozitivist ve materyalist terimlerle araştırılmaya başlanmıştı. Tüm bu mekanik geleneğin, aldığı eğitime de yansımasıyla bu görüşlerden oldukça etkilenen Freud, tüm fenomenlerin evrensel bir sebebinin olması gerektiği anlayışından yola çıkarak, kendi teorisini de bu geleneğin üzerine şekillendirdi. Bütün ruhsal olayların ve rüyaların belirleyici bir sebebi olduğuna inanan Freud, en ufak bir düşüncenin dahi şans eseri ya da özgür irade sayesinde ortaya çıkamayacağını, tüm davranışlar için mutlaka bilinçli veya bilinçdışı bir güdünün olması gerektiğini savunmaktaydı. Böylece Freud’da insan zihnini indirgemeci bir yaklaşımla ele alarak karmaşık sayılabilecek davranışları dahi basit, biyolojik kökenler üzerinden yorumlama eğilimi doğmuştu.

Freud’un bilimsel pozitivist görüşün etkisiyle her şeyi fizyolojik bir nedene bağlama eğilimi, ruhsal alan hakkında yaptığı izahlara da yansımıştır. Ruhsal alanı biyolojik kökenli olarak açıklayabilmek için, bunu cinsel kaynağa indirgeyebileceğini ve bu şekilde fizyolojik bir temel bulabileceğini düşündü. Hatta buna dayanarak sevgi kavramının da cinsel bir nesneye yönelen fizyolojik kaynaklı bir güdü olduğunu savundu. Bu temellendirmeleriyle Freud, anatomik temelden hareket edip psikolojiyi fizyolojik bilim anlayışına entegre ediyor ve insan ruhunu bir makine veya zihinsel bir aygıt olarak nitelendiriyordu.[3]

Din ve Tanrı hakkındaki görüşlerini sergilerken de kendi kişilik teorisinden yararlanan Freud, burada da genellikle fonksiyonel ve indirgemeci bir yol izlemiş, bu doğrultuda dini kimi zaman bir obsesif davranış, kimi zaman çocukluk arzularının tatmini, kimi zaman da yanılsama olarak nitelendirmiştir. Kendi yaşamından dinin ve Tanrı’nın etkinliğini çıkaran Freud, bilimin gelişmesiyle insanlığın din yanılsamasından kurtulacağını, dinin bu sebeple bir süre daha insanlık üzerindeki etkinliğini devam ettirdikten sonra ortadan kaybolacağını iddia etmiştir.[4]

Freud’un teorisinin oluşumu ile din ve Tanrı hakkındaki düşüncelerinin bu doğrultuda şekillenmesinin nedenlerini incelerken özellikle 19. yüzyılda öne çıkarak Freud’u derinden etkileyen üç bilim adamının görüşlerinin onun için ayrı bir önem taşıdığını söyleyebiliriz. Bu bilim adamları, evrimsel bir felsefenin oluşumuna etki eden Charles Darwin, Feuerbach ve insanların duyu organlarının bir makine gibi işlediğini varsayarak determinist yaklaşımlar üzerinde duran Herrmann von Helmhotz’dür.

[1]Köse, Ali, Freud ve Din, İz Yayıncılık, İstanbul (2012), s. 59. (A. Rizzuto, Why Did Freud Reject God, s. 264-270)

[2]Hall, S. Calvin, Freudyen Psikolojiye Giriş, İstanbul (2010), s. 15, 16.

[3]Köse, Ali, Freud ve Din, İz Yayıncılık, İstanbul (2012), s. 60.

[4]Köse, Ali, Freud ve Din, İz Yayıncılık, İstanbul (2012), s. 62.

  • Makale Ali Engin Uygur’un “Din Psikolojisi Açısından “Alfred Adler Psikolojisi’nin Değerlendirilmesi” başlıklı yüksek lisans tezinden alıntılanmıştır. Tüm Telif Hakları Saklıdır.

Tarih’teki İlk Psikoterapi Metodu: Pastoral Danışmanlık

Tarihte bilinen ilk psikoterapi metodunun, Hıristiyan din görevlilerinin kutsal kitap ve Hıristiyan gelenekleri çerçevesinde kilisede yerel halka yönelik, yaşam ve din üzerine pek çok konuda verdikleri danışmanlık hizmeti olduğu kabul edilmektedir.

Hıristiyan kiliselerindeki din görevlilerine ‘pastor’ adı verilmektedir. Bu sebeple Hıristiyanlar arasında yaygın olarak kullanılan Hıristiyan din görevlilerinin verdiği dini danışmanlık sistemine ‘Pastoral Danışmanlık’ adı verilmiştir. Bir pastorun danışan kişiye Yeni Ahit’in öğretilerine göre yol göstermesi ve danışma süreci boyunca Yeni Ahit’i esas alması şarttır. Pastorlar danışmanlığın amacının insanlara ‘İsa’nın halkına yaklaştığı gibi’ yaklaşmak olduğunu kabul ederler. Bunu gerçekleştirebilmek için insanları anlamaya çalışır, Tanrı tarafından sevildiklerini, Tanrı nezdinde değerli varlıklar olduklarını göstererek onlara dini tebliğ ederler.

Pastoral Danışmanlığın ortaya çıkış süreci 2. yüzyılın başlarına kadar dayanmaktadır. O dönemden itibaren Hıristiyan ruhban sınıfı, günahlarla ağırlaşarak hastalıklı hale gelmiş ruhları iyileştirmeyi kendisine görev edinmiştir. Ruhban sınıfına ait din adamları danışanları anlayabilmek için duygu ve düşünceleri incelemişler ve kişinin zihinsel durumuna ilişkin bilgi edinme yöntemi olarak ortaya çıkan ilk psikolojik tekniklerden, içebakış (introspective) metodunu kullanmışlardır. Pastoral Danışmanlıktaki danışanlara yaklaşım biçimiyle paralel biçimde psikolojinin ayrı bir bilim olarak ortaya çıkmasında da içebakış metodunu bir terapi yöntemi olarak kullanan öncü psikologların çalışmaları etkili olmuştur. Pastoral danışmanlık ile psikoloji bilimi arasında gözlemlenebilecek ortak noktaların en başında bu yöntemsel benzerlik gelmektedir.*1

Psikolog Bernard Dale Wakley, Hıristiyanlık açısından psikoterapi yöntemlerini incelediği, seküler psikoterapi yöntemlerinin yanında Adler’in teorisinin Hıristiyanlık inancına uygun yöntemlerden biri olduğunu savunduğu doktora tezinde, geniş çaplı sosyal hareketlerin bireylerin yaşam biçimi üzerindeki etkilerinden ve Pastoral Danışmanlık hizmeti veren ruhban sınıfının bu toplumsal değişime kayıtsız kalmayarak bireye yönelik yaklaşımlarını nasıl reforme ettiklerinden bahsederken bu süreçler ile ilgili pek çok önemli noktaya da değinmiştir. Wakley’e göre, kütüphanecilik alanında çalışmaları bulunan Jean Elizabeth Lowrie, Hıristiyan ruhban sınıfının insan vücudunu “tüm kozmosu temsil eden bir mikro kozmos ve evrensel hiyerarşinin en alt basamaklarından biri” şeklinde değerlendirdiğini söylemiştir. 17. yüzyılın ünlü düşünürlerinden, filozof John Locke ise söz konusu hiyerarşik düşünceden farklı olarak insanın bütün hayatı boyunca sahip olduğu bir tek kişiliğin tek bir bilinci yansıttığını söylemiştir. Locke’un bu iddiası daha sonradan bireyselcilik akımının başlamasında etkili olmuş ve bireye yönelik bir yaklaşım ortaya koyma çabasındaki pek çok bakış açısına etki ettiği gibi, Pastoral Danışmanlığın danışanlarına yaklaşım biçiminde de önemli bir etkide bulunmuştur. Ruhban sınıfı, Locke’un düşüncelerinin yayılmasından sonra danışanlarıyla girdikleri terapi süreçlerine ‘kişinin kendisini sevmesi’ gibi olguları dâhil etmeye başlamış buna karşın hiyerarşik yapıya verilen önem ise giderek azalmıştır. Bu noktadan sonra değişen bakış açısıyla kişinin kendisini sevmesi teolojik manada günah olarak kabul edilen bir bencillik hali olarak değil, topluma karşı sorumluluk ve doğru bir tutum olarak algılanmış ve teşvik edilmeye başlanmıştır.*2

Başlangıcı 17. yüzyıla dayanan Aydınlanma Çağı’nın etkileri, 18. yüzyıl başlarında bireyin iç dünyasının önem kazanarak ön plana alınmasıyla Pastoral Danışmanlığa ve din adamlarının bireye yaklaşımına önemli şekilde etki etmiştir. Halkın koloni şeklinde yaşadığı dönemde Amerika’da, sosyal, politik ve dini görüşlerde köklü değişiklikler yaşanırken Pastoral Danışmanlığın pek çok temel konseptine ilişkin anlayış da yeni bir boyut kazanmış, insanların his ve düşüncelerinin içeriğini anlama çabası artmış özellikle melankoli ve stres gibi kavramlar üzerinde çalışmaya başlanmıştır. Din değiştiren kişilerle görüşerek duygu ve düşüncelerini inceleyen din adamları, bunu her ne kadar teolojik bir kontekst içerisinde yapmış olsalar da, yapılan uygulamanın dili tamamıyla psikolojiktir.*3 Din adamları tarafından incelenen melankoli ve stres gibi kavramlar ise günümüzde psikoloji biliminin konusu olarak karşımıza çıkan önemli kavramlardandır.

Doktora tezinde, 20. yüzyılda ortaya çıkan Pastoral Danışmanlığın bireye yaklaşımına etki eden akımlardan da söz eden Wakley, I. Dünya Savaşı sonrasında ulusların girdiği toparlanma sürecinde ekonomik açıdan kazanılan bireysel başarı gibi kavramların öneminin giderek artmaya başlamasına değinmiştir. Bu süreçte insanların bireysel tutumlarını ve ilgilerini gözlemleyen kilise ve ruhban sınıfı, toplumda popülerlik kazanan bu eğilime kayıtsız kalmayarak yaklaşımlarını bu doğrultuda reforme etme gereği duymuştur. İlerleyen yıllarda John Dewey ve Carl Rogers gibi isimlerin 20. yüzyılın eğitim alanındaki fikirlerinin ortaya yeni bir bakış açısı koyduğunu belirten Wakley, bu kişilerin eğitimi deneyimin yeniden şekillenmesi ve organize edilmesi olarak tanımladıklarını söylemiştir. Din adamlarının halka uyguladıkları eğitim sistemi üzerinde etkili olan bu yaklaşımlar sayesinde, kiliselerde ‘pazar okulları’ adıyla verilen kurslarda insanın gelişim süreçlerine paralel bir eğitim anlayışı ortaya çıkmış ve bu doğrultuda pastorlar, temel gelişim psikolojisi eğitimi almaları konusunda teşvik edilmişlerdir.*4
İkinci Dünya Savaşından sonraki yıllarda ise Pastoral Danışmanlık, seküler psikolojiye teknik ve metodolojik açıdan daha fazla yakınlaşarak benzer bir dili konuşmaya başlamıştır. Ancak teolojik etkinliği baskın olan bu dil, içerik açısından daha çok dini doktrinlerin akıl sağlığı üzerinde önemli bir etkisi olduğunu vurgulamaktadır.*5 1950’lerde Rogers’ın ortaya koyduğu danışan odaklı psikoterapi anlayışı, psikolojide hümanist bir bilimsel metodolojinin ortaya çıkmasına neden olmuş Abraham Maslow, Gardner Murphy ve Gordon Allport gibi ünlü teorisyenler, psikolojide ‘üçüncü güç’ adıyla bilinen bu akımı desteklemişlerdir. Bireyin potansiyel gelişimine, yaratıcılığına ve kendini gerçekleştirmesi üzerine odaklanan bu anlayış, pastoral danışmanların terapi metotları üzerinde de etkisini göstermiş, bireyin teolojik açıdan ruhsal olgunlaşmasını öngören bir danışmanlık modeline doğru meyletmelerini sağlamıştır.*6

*1 Bernard Dale Wakley, Alfred Adler and the Pauline Doctrine of Justification By Faith: A Model For Christian Psychotherapy, (Graduate School of the Union Institute, Doktora Tezi), Ohio, 1995,, s. 83, 84.

*2 Bkz. A.e., s. 88-92.

*3 Bkz. A.e., s.93-94.

*4 Bkz. A.e., s. 103-106.

*5 Bkz. A.e., s. 110.

*6 Bkz. A.e., s. 114-115.

Alfred Adler’in Dine Yaklaşımı

Dine karşı genel olarak ılımlı bir tavır sergileyen Alfred Adler, kendi din görüşünü hiçbir zaman net olarak ortaya koymamış, Tanrı’nın ontolojik varlığına ilişkin herhangi bir yorumda bulunmamıştır. Bir dönem beraber çalıştığı protestan rahip Ernest Jahn ile birlikte yazdıkları “Din ve Bireysel Psikoloji” adlı kitapta, Adler’in Tanrı’nın varlığı ile ilgili tartışmalara girmediği, Tanrı’nın insanlar üzerindeki etkisinden bahsederken ‘Tanrı fikri’ (the idea of God) gibi ifadeler kullanmasında da görülmektedir.[1] O bu konuda çekimser kalmayı tercih etmiş ve bilimsel olarak açıklamasını ispatlayamayacağı bir konu hakkında görüş bildirmemeyi doğru bulduğunu söylemiştir. Protestan rahip Ernest Jahn’a göre Adler, kesinlikle ateist değildir.[2] Adler’in kişisel dini kimliği hakkında, Yahudi bir ailede doğduğu, anne ve babasının Yahudi inançlarına bağlı, dindar insanlar olduğu, fakat katı birer Ortodoks olmadıkları bilinmektedir. Dini öğretiyle arasındaki bağı çok kuvvetli olmayan Adler’in bir süre sonra aile geleneğinden uzaklaştığı ve 34 yaşındayken din değiştirmeyi seçtiği, bu noktada dine karşı ateist olma veya agnostik durma gibi bir tutum sergilemek yerine Hıristiyan mezhebi Protestan’lığın bir kolu olan Evanjelik kilisesine bağlandığı ve çocuklarını da bu geleneğe göre vaftiz ettirdiği görülmektedir. Hıristiyan inancının kendisini tamamıyla ikna ettiğini ve dindar bir yaşam tarzını benimsediğini söylemek zor da olsa, 1920’li yılların sonlarında psikoterapi ve din ilişkisine olan ilgisi artan Adler, 1930’lu yıllara kadar çalışmalarında ve makalelerinde din ile maneviyatın insan psikolojisi üzerindeki etkisini konu edinmiştir.[3]

Toplumsal ilgi kavramı açısından gelinebilecek en önemli noktanın insanın kendisini evrensel bir bütünün parçası olarak görmesi olduğunu savunan Adler, kabul görmüş ahlaki kurallara dayanan her gerçek din formunu insanlığın sahip olduğu olası en yüce değer olarak kabul etmiştir. ‘Tanrı’ fikrinin insanlık tarihinde düşünülmüş en akıllıca kavram olduğunu belirten Adler, diğer yandan doğduğunda mensubu olduğu Ortodoks Yahudi geleneğine, Tanrı’ya yönelik tutumlarından dolayı fazlasıyla şüpheyle yaklaşmıştır. Yalnızca tek bir etnik gruba ait bir inanç sistemi olarak kabul edilen Yahudilik’ten bu nedenle ayrılan Adler, bu görüşün aksine tüm insanların evrensel bir inançla, ortak bir Tanrısal varlığı paylaşmalarını istemiştir.[4]

Adler, insanı adeta biyolojik bir makineye indirgeyen dönemin mekanist yaklaşımı karşısında zıt bir duruş sergilese de, Tanrı ve din olgusunu bilimsel metodun dışında gördüğünü belirtmesinin, 19. Yüzyılın seküler bilimsellik düşüncesinin etkisiyle bilim din ilişkisini ele almasından kaynaklandığı söylenebilir. Big Bang Teorisi[5] ve Entropi Yasası[6] gibi maddenin ezeli olamayacağını, Bilinçli bir Yaratıcı tarafından belli bir düzen içinde yaratılmış olan, Evrenin bir başlangıcı olduğunu ortaya koyan önemli teoriler, o dönemde henüz ortaya atılmamıştı. Bu sebeple eğer Adler kendi döneminden daha sonraki bir dönemde yaşasaydı, din ve bilim ilişkisine yönelik söylemlerinin değişebileceğini, bilim ve din arasında bir çatışmanın zorunlu olmadığı ortaya konulduktan sonra, mevcut teorisinde çok daha net izahlarının öne çıkabileceğini düşünmek mümkündür.

Dolayısıyla Adler’in ortaya koyduğu kavramların din ile ilişkisini değerlendirirken döneminin etkisini göz ardı etmenin mümkün olmadığı görülmektedir. Bu bölümde Adler’in dini kimliği ve şahsi söylemlerinden ziyade, ortaya koyduğu terapi sisteminde, din kavramının ve tüm dini içeriklerin rolünü anlamak, günümüze kadar kurulmuş olan Bireysel Psikoloji ve din ilişkisini, teorinin pek çok alanına nüfuz ederek bir adım ileriye taşımak amaçlanmaktadır. Bunun için Adler’in Bireysel Psikoloji sistemindeki temel öğelerin, Tektanrılı dinlerin sistemleriyle paralellik gösteren yönleri incelenmeye ve din psikolojisi açısından bu paralellikler değerlendirilmeye çalışılacaktır.

[1] Johansen, Thor, Religion and Spirituality in Psychotherapy: An Individual Psychology Perspective, (New York: Springer Publishing Company, 2010), s. 44.

[2] Leroy G. Baruth & M. Lee Manning, “God, Religion, and the Life Tasks”, Individual Psychology, 43:4, (1987), s. 431.

[3] Gert Rietveld, “Similarities Between Jewish Philosophical Thought and Adler’s Individual Psychology”, The Journal of Individual Psychology, Trans. by Eeuwe Ham, 60:3, (2004), s. 209.

[4] Phyllis Bottome, Alfred Adler: A Biography, (New York: G.P. Putnam’s Sons, 1939), s. 40.

[5] 1957’de Belçikalı papaz ve bilim adamı Georges Lemaitre tarafından ortaya koyulan Big Bang Teorisi, Evrenin tek bir bileşimden açılarak oluştuğunu, her an genişlediğini, zaman geriye doğru sarıldığında ise Evrenin genişlemesinin gittikçe küçüleceği ve evrendeki bütün maddenin tek bir noktada birleşeceğini ortaya koymaktadır. Dolayısıyla Big Bang Teorisi, Evren’in ve maddenin yoktan var olmadığını, 13,7 milyar yıl önce tek bir noktadan başladığını ispat etmektedir.

[6] Termodinamiğin ikinci yasası olan Entropi, kendi haline bırakılan sistemlerin düzensizliğe doğru değiştiğini, enerjinin daha az kullanılabilir hale doğru gittiğini ve sonuçta tamamıyla tükenerek işe yaramaz hale geleceğini ispat eder. Dolayısıyla eğer Evren sonsuzdan beri var olmuş olsa, sonsuz zamanda hareket tamamen duracağı için, Evren’in bir başlangıcı olması gerektiğini ortaya koymaktadır.

  • Makale Ali Engin Uygur’un “Din Psikolojisi Açısından “Alfred Adler Psikolojisi’nin Değerlendirilmesi” başlıklı yüksek lisans tezinden alıntılanmıştır. Tüm Hakları Saklıdır.

Jung’un Dine Bakışı

Jung’un geliştirdiği düşünce ekolü, kendisiyle aynı akademik gelenekten gelen Freud ve Adler’den, dine yönelik farklı tutumu nedeniyle ayrılmaktadır. Çünkü Jung, dini yönelimi, insan hayatındaki merkezi problem olarak görmüş olan ilk psikanalisttir. Ayrıca yaşadığı dönemde psikoloji alanına din psikolojisi ile ilgili konuları en fazla dahil eden psikolog olduğu, ve dini bakış açısı ondan daha fazla tartışılan başka bir psikolog olmadığı da bir gerçektir. Dahası bir psikoloğun dine bu denli yönelmesi, dönemi için istisnai bir durum olarak kabul edilmiştir.[1] Bu yönelişinde de yakın aile çevresinin dindar oluşunun, papaz evi, kilise ve mezarlık gibi Hıristiyanlığın baskın etkisi altında bulunan bir ortamda yaşamış olmasının rolü kuşkusuz hayli fazladır.

Jung, ‘din’ kavramından bahsederken belirli bir inanç kabulü veya itikadı kastetmemektedir. O her inanç sisteminin ya da mezhebin, ‘numinosum’[2] tecrübesi ile temellendiğini savunurken,  numinosum etkisinin bir tecrübeyi uyandırdığına, bu tecrübenin ise sadakat, inanç ve güven gibi duyguları açığa çıkararak, bir bilinç değişimini sağladığından bahseder.

Dini ve Tanrı’yı teolojik açıdan ziyade, daha fonksiyonel olarak ele alan Jung, iki olguyu da psişik etkileri kapsamında değerlendirmiştir. Gözlemleri dahilinde yorumlar yapmış, bunun dışında kalan metafizik alan ile felsefi yorumları ise bir kenara bırakmıştır.[3] Psikoterapist kimliğini ortaya koyduktan sonra Jung, Tanrı’nın varlığına yönelik iki farklı yaklaşım sergilemiştir. Bunlardan bir tanesi, psikoterapist kimliği altında, deneysellikten taviz vermeme çabasıyla hareket ederken, bilimsel dayanağa sahip olmayan görüşlerin hiçbirinin, psikolojinin konusu olamayacağı düşüncesinden kaynaklanan yaklaşımıdır. Ampirist sınırlar kapsamında dini kavramları formüle etmeye çalışan Jung, bu formülasyonun ancak dini tecrübeler vasıtasıyla yapılabileceğini savunur. Buna göre tüm dinlerin temelinde, insan ırkının kolektif bilinçdışında yatan psikolojik kökleri bulunmaktadır. Dolayısıyla din, teolojik bir problem olarak değil, daha ziyade tecrübenin bir problemi olarak karşımıza çıkmaktadır.[4] Öte yandan, din ile daha yakın bir ilişki kurduğu diğer yaklaşımında ise Jung, her ne kadar Tanrı’nın ontolojik varlığına yönelik net bir çıkarım ortaya koymasa da, Tanrı’yı psişedeki en güçlü imaj olarak tanımlamış, insan psişesinde var olan bir imajın, aslında bir hakikatin de gerçek varlığına işaret ettiğini belirtmiştir. İnsan zihninin kendi sınırlarının ötesini kavrayamayacağını ve bazı Tanrısal işaretler gelse dahi bunu bilimsel açıdan ispatlamanın mümkün olamayacağını belirten Jung, bu bağlamda bilimin sınırlarının ötesinde de keşfedilmeyi bekleyen gerçek olaylar olduğunu kabul ederek, bu sınırların dışında kalan diğer olayları önemsiz görmediğini de ayrıca vurgulamıştır.[5]

[1] Bahadır, Abdulkerim, Jung ve Din, İz Yayıncılık, İstanbul (2007),  s. 10

[2] ‘Numinosum’ kavramı, Jung’un görüşlerinden etkilendiği Rudolf Otto’ya ait bir kavramdır. Otto’nun, insanüstü objektif bir varoluşa işaret eden ‘numen’ kavramından türettiği bu kavramı Jung, dini gelenek ve göreneğe kaynak teşkil eden, insanın iradesinden bağımsız olarak mevcut bir insani kavram olarak ‘kutsal’a yakın bir manada kullanmıştır. C.G. Jung, Psikoloji ve Din dipnot bul

[3] C.G. Jung, Psikoloji ve Din dipnot bul

[4] Jeeves, M. A., Din Bilimleri Akademik Araştırma Dergisi, ‘Din Psikolojisi’ makalesi, çev. Ahmet Albayrak, cilt 10, sayı 2, 2010 s. 275-286, (s. 280.)

[5] Ayten, Ali, Psikoloji ve Din Psikologların Din ve Tanrı Görüşleri, İz Yayıncılık, İstanbul (2012), s. 71.

Freud’un Din Algısı

Zeitgeist’ın etkisiyle Freud’un etkilendiği mekanist görüş ile insanı bir makine gibi ele alıp insan zihnini ve davranışlarını basit, biyolojik kökenler üzerine indirgeme eğilimi, teorisinin diğer alanlarında da kendini göstermektedir.  Freud, her şeyi determinizmle açıklayabileceğini düşünerek özgür iradeyi yok saydığı için, insan ruhunun en temel ihtiyaçlarını, Kutsal kitaplara göre yaratılışımızın özünden gelen İlahi bir güce tapınma arzusunu dahi, kendi yaklaşımıyla izah etmeye çalışarak, altında yatan içgüdülere dayandırmıştır.

Çocukluğunda, dinin geri planda olduğu bir ortamda büyüyen ve hayatı boyunca ateist bir yaşam tarzını benimseyen Freud, doğaüstü ilahi güçlerin varlığına yönelik bir delilin ortaya konulamayacağını savunurken, dinin ve Tanrı’nın ontolojik yönünden ziyade psikolojik yönü üzerinde durmuştur.[1]

Freud ilk defa ‘Obsesif Davranışlar ve Dini Ritüeller’ Obsessive Actions and Religious Practices isimli makalesinde din hakkındaki görüşününden bahsederek, din ile obsesif davranışlar arasında çeşitli açılardan kurduğu bağlantılarla, bunların benzer yönlerini ortaya koyar  ve bu benzerliklerin aslında dinin evrensel bir obsesyon olduğuna işaret ettiğini savunur. Ona göre, dine ve dini ritüellere bakıldığında, rastlandığını iddia ettiği obsesif davranış semptomlarını şöyle sıralamaktadır:  Kendini dış dünyadan soyutlama, zihni meşgul etme, kişide sıkıntı ve vicdan azabı oluşturma, suçluluk duygusunun etkisiyle yerine getirme mecburiyeti hissetme, uygulanmadığında pişmanlık duyma, uygularken zıt yöndeki arzuları ve içgüdüsel dürtüleri bastırma, görünürde basit hareketler olmalarına rağmen altında önemli manaların yatıyor olması şeklindeki davranışlardan bahsetmekteydi.

Freud, dini tecrübeyi yorumlarken ortaya koyduğu iddialarının temeline ödipal kompleksi koymuştur. Dini ritüeller ve dini ibadetlerin asıl yerine getirilme sebebinin, insanın babasını yok etme arzusundan dolayı ortaya çıkan suçluluk psikolojisinin etkisi olduğunu savunmuştur. Freud’un yansıttığı haliyle dini tecrübe, varoluşun yarattığı kaygı ve korkuyu  bireyin isteklerinin tatmin edilmesi yoluyla azaltır. Freud, Tanrı’nın iyi davranışları mükafatlandırıp kötü davranışları cezalandırmasına yönelik inanca değinmiştir.  Bu durumda Tanrı, babanın muktedir ve koruyucu yönüne benzeşmektedir. Bununla birlikte, ödipal kompleks tanrısallığın yasaklayıcı yönüyle de ilişkilidir. Tanrı hem haksızlık ve kötülükleri cezalandıran bir koruyucu hem de bireyin dürtülerini baskılayan öfkeli bir otorite figürü gibidir.[2]

1913’de yayınladığı ‘Totem ve Tabu’ isimli ünlü eserinde, dinin kökenini anlama arayışına girmektedir. Görüşlerini ilkel kabilelerde yaşayan topluluklara dayandırmakta ve eski çağlarda yaşayan kabilelerin başındaki kabile reisi ‘babanın’ boyunduruğunda yaşayan oğullarının bir araya gelip, nefret ettikleri ‘babayı’ öldürdüğünü, ancak sonradan bu yaptıklarından ötürü pişman olup, ileride aynı sonun kendi başlarına gelmemesi için aynı ailenin kadınlarıyla evlenilmesini yasakladıklarını söyler. Daha sonra tapınmak için kutsal ve güçlü saydıkları bir hayvanı ‘totem’ kabul ederek ona tapmaya başladıklarını, oysa tapılan bu totemin aslında öldürdükleri ‘babayı’ teslim ettiğini, ‘totemin’ ise zamanla ‘korkulan baba’ olmaktan çıkarak, ‘Tanrı’nın prototipi’ haline geldiğini iddia eder. Dolayısıyla ‘Babanın’ öldürülmesiyle ortaya çıkan totemizmin, yaşantılarına ‘toteme’ tapınma, anma ve tören düzenleme gibi kutsal manada sorumluluk sayılan ritüeller yüklediğini, böylece insanlık  tarihinin de ilk dini olmuş olduğunu gösterir. Dolayısıyla, dinin kökeninin kabilelerdeki toteme dayanması, Freud için Ödipal Komplekse bir işarettir. Yani babayı öldürüp anneye sahip olma güdülerine karşılık gelmektedir.

1927’de çıkardığı ‘Bir Yanılsamanın Geleceği’ The Future of an Illusion isimli kitabında ise, insanın, toplumsal yaşama geçtikten sonra tabiat şartları ve doğal felaketler karşısındaki zayıflığının yansıması olarak güçlü bir baba imajının ötesinde bir Tanrı’ya ihtiyaç duyduğunu iddia etmiştir. Ona göre çocukluktaki aciziyet durumu ve ‘koruyucu baba’ ihtiyacı, yetişkinlikte Tanrı ihtiyacına dönen bir yanılsama olarak tezahür etmektedir.[3]

Freud’un bir yanılsamaya indirgediği Tanrı ihtiyacı ve din, ona göre insanların sıkıntılara tahammül etmelerini sağlayıp dirençlerini arttırmak dışında yararsızdır. Ayrıca Freud, dinin gerçeklerle yüzleşmeyi engellediği için olgunlaşmayı geciktirdiğini, dolayısıyla insanlığın gelişiminin önünde bir engel teşkil ettiğini de iddia eder. Ancak bunun sonsuza dek bu şekilde sürmeyeceğini söyler. Çünkü Freud’a göre ideal toplum, insanların gelişerek çocukluk evrelerinden kurtulmuş oldukları gibi, gelişip dinin etkisinden ve engelinden zaman içinde kurtulacak, bu gelişim ise bilimin ilerlemesiyle gerçekleşecektir.[4]

Freud’un 1939 yılında kaleme aldığı son eseri olan ‘Musa ve Tektanrıcılık’da Moses and Monotheism Musa’dan ve Yahudilikten bahseder. Burada Freud, Musa’nın öldürülmesiyle, kavmi tarafından öldürülen ‘primal baba’ olgusu arasında benzerlik kurar. Totemizm ile Yahudilik ve Hıristiyanlık arasında ortak noktaların bulunduğuna da dikkat çeken Freud, Yahudi kavminin Musa’yı öldürmeleri üzerine bundan pişmanlık duyduklarını, bu pişmanlığın Hıristiyan teolojisine de yansıdığını, neticede Pavlus’un Hıristiyan teolojisindeki ‘asli günah’ kavramını bu pişmanlığın etkisiyle ortaya atmasına yol açtığını savunur. Freud, babanın önce öldürülüp sonra kutsallaştırılması yüzünden, İsa’nın kendisini insanlık için feda edip bu günahı temizlemiş olduğunu iddia eder. [5]

Oysa Freud’un ‘ilk günah’ kavramı hakkındaki iddiasının, konunun kutsal metinlerde geçiş şekliyle kıyaslandığı taktirde, ne kadar kişisel bir izah olduğu görülecektir. ‘ilk günah’ kavramının Hıristiyan teolojisinde yer almasını sağlayan Tevrat ve Yeni Ahid’deki ifadeler şu şekilde geçmektedir:

 

3- Fakat bahçenin ortasında olan ağacın meyvesi hakkında Allah: “Ondan yemeyin ve ona dokunmayın ki ölmeyesiniz” dedi. 

4- Ve yılan, kadına “Katiyen ölmezsiniz” dedi.

5- “Çünkü Allah bilir ki, ondan yediğiniz gün, o vakit gözleriniz açılacak ve iyiyi ve kötüyü bilerek Allah gibi olacaksınız.”

Tevrat, Tekvin, 3

 

17- Ve Âdem’e dedi: “Karının sözünü dinlediğin ve ‘ondan yemeyeceksin’ diye sana emrettiğim ağaçtan yediğin için toprak, senin yüzünden lanetli oldu; ömrünün bütün günlerinde zahmetle ondan yiyeceksin.

18- Ve sana diken ve çalı bitirecek ve kır otunu yiyeceksin.

19- Toprağa dönünceye kadar alnının teri ile ekmek yiyeceksin, çünkü ondan alındın, çünkü topraksın ve toprağa döneceksin.”

Tevrat, Tekvin, 3

 

23- Böylece Rab Allah onu Aden bahçesinden, kendisinin içinden alındığı toprağı işlemek için çıkardı. 

Tevrat, Tekvin, 3

 

12- Bir tek insan yüzünden günah nasıl dünyaya girdiyse, günah yüzünden de ölüm dünyaya girdi. Böylece bütün insanları ölüm sardı, çünkü tümü günah işledi.

Yeni Ahid, Romalılar, 5

 

17- Bir tek kişinin suç işlemesinin ölüm egemenliğini getirdiği ve bunun o tek kişi aracılığıyla olduğu önümüzdedir. Ama kayra bolluğu ve doğruluk armağanını alanların bir tek kişi -İsa Mesih- aracılığıyla yaşamda egemenlik sürecekleri daha kesindir.

18- Demek ki, bir tek insanın suçluluğu yüzünden suçlu çıkarılma nasıl bütün insanları kapsadıysa, bir tek insanın doğru çıkarma eylemiyle de yaşam doğruluğu bütün insanları kapsamıştır.

19- Çünkü bir tek insanın buyruğa uymazlığıyla nasıl birçokları günahlı kılınmışsa, bir tek insanın buyruğa uymasıyla da birçokları doğru kılınacaktır.

Yeni Ahid, Romalılar, 5 [6]

Görüldüğü gibi, Hıristiyan teolojisinin ‘ilk günah’ öğretisi, Tevrat’ın Tekvin bölümüne dayanmakla birlikte, asıl olarak Yeni Ahid’in Romalılar bölümüyle şekillenmiştir. Buna göre Freud’un Musa kavminin babayı öldürerek pişmanlık duymasıyla ilgili görüşünün aksine, aslen Adem’in işlediği günah bütün insanlara geçmiş ve her insan bu günah ile doğmuştur. Hz. İsa’nın çarmıha geirlerek insanların günaharına kefaret olması da  dolayısıyla Adem’in işlediği günah yüzündendir. İslam inancında ise, Kur’an ayetleri ‘ilk günah’ kavramına karşı çıkarak, Adem’in tövbesinin kabul edildiğini, dolayısıyla ebeveynlerden aktarılarak çocukların günahkar doğması diye bir şeyin söz konusu olmadığını ifade eder.

121- Böylece ikisi ondan yediler, hemen ardından ayıp yerleri kendilerine açılıverdi, üzerlerini cennet yapraklarından yamayıp örtmeye başladılar. Âdem, Rabbine karşı gelmiş oldu da şaşırıp kaldı. 

122- Sonra Rabbi onu seçti, tövbesini kabul etti ve doğru yola iletti.

 Kur’an-ı Kerim, Taha Suresi, 20

Freud’un psikanaliz kuramını ortaya koyulurken sergilediği menfi tutumunu,  kendi yaklaşımıyla dinin kökenini yorumlamasında da görebilmekteyiz. Psikanaliz’le dinin kökenine inilebildiğini savunarak, kendi metoduyla buna bir açıklama getirebilmek adına, Musa’nın kavmi tarafından öldürülmesini, ‘Totem ve Tabu’ adlı eserinde ortaya koyduğu, ilkel kavimlerin babayı öldürdükten sonra pişman olma ve babanın yerine bir totem koyup onu kutsallaştırma geleneğine bezetmiş ve buna dayanarak ‘ilk günah’ kavramını ortaya atmıştır. Tektanrılı dinlerin teolojisine zıt düşen bu iddiayla yola çıkan Freud, iddiasını kendi teorisindeki Ödipal komplekse indirgeyerek kendi görüşüne göre dinin kökenine açıklık getirmiştir.

[1]Ayten, Ali, Psikoloji ve Din Psikologların Din ve Tanrı Görüşleri, İz Yayıncılık, İstanbul (2012), s. 52

[2] Dicenso, J. Religion as Illusion: Reversing the Freudian Hermeneutic, The Journal of Religion, 1991, s. 170.

[3]Köse, Ali, Freud ve Din, İz Yayıncılık, İstanbul (2012), 120, 121.

[4] Freud, Sigmund. ……Bir Yanılsamanın Geleceği. s.207-224

[5] Freud, Sigmund. Moses and Monotheism, Vintage Books, New York, 1995, s.102-117

[6]Kutsal Kitap, …..

  • Makale Ali Engin Uygur’un “Din Psikolojisi Açısından “Alfred Adler Psikolojisi’nin Değerlendirilmesi” başlıklı yüksek lisans tezinden alıntılanmıştır. Tüm Telif Hakları Saklıdır.

MART 2016’DA MILANO’DA METAKOGNİTİF TERAPİ KONGRESİ’NDE BULUŞTUK

 

2016’nın Mart ayında Metakognitif Terapi’nin Uluslararsı 3. kongresi Milano’nun merkezindeki tarihi bina Palazzo Mezzanotte’de yapıldı. Kongrede Metakognitif Terapi üzerine yapılan son dönem bilimsel araştırmalarda sosyal fobi, panik atak, kaygı bozukluğu, depresyon ve obsesif kompulsif bozukluk gibi psikopatolojilerin tedavilerine ilişkin geliştirilen yeni teknikleri içeren harika sunumları dinledik. Teorinin kuramcısı Prof. Dr. Adrian Wells ve Prof. Dr. Hans Nordahl’ın workshop çalışmalarına katılarak ufkumuzu açtık. Metakognitif Terapi’nin önde gelen isimlerinden Dr. Costas Papageorgiou ve Dr. Peter Fisher ile yapılabilecek yeni dönem çalışmaları hakkında fikir alışverişinde bulunduk.

 

 

Anksiyete Nedir

Anksiyete herkes tarafından bilinen, yaşam boyu çeşitli durumlar karşısında hissedilen bir duygudur. Örneğin gece tek başına karanlık bir sokakta yürürken, çok önemli bir toplantıya geç kalındığında, yanı başında birinin suç işlemesi gibi tehlikeli durumlar karşısında kişi çoğunlukla anksiyete duygusuna kapılır. Bu duygunun yoğunluğu ve şiddeti kişide bir takım fiziksel belirtilerin sürece eşlik etmesine sebebiyet verebilir. Bunlar uyuşma, bulanık görme, nefes alamama, çarpıntı, kaslarda gerginlik gibi çeşitli duyumlar olabilir. Bedenindeki değişikliklerin nedenini anlamayan kişi bu tablo karşısında daha da dehşete kapılarak panik atak geçirebilir.

Anksiyete kişinin tehdit-tehlike algısı karşısında otomatik olarak verdiği doğal tepkidir. Yaklaşık 200.000 yıllık insanlık tarihi boyunca insanlar, tabiat şartlarının olumsuz etkileri karşısında yaşam mücadelesi vermiştir. Korunaklı, yerleşik bir hayata geçilen son birkaç yüzyılın öncesine kadar yüzbinlerce yıl vahşi hayvanların, çetin doğa koşullarının tehlikeleri karşısında insanlar ya savaşmış ya da bedeninin sınırlarını aşan zorluklar karşısında kaçarak canını kurtarmaya çalışmıştır.

İnsanın hayatta kalabilmesini sağlayan en önemli silah, erken bedensel uyarı sistemidir. Sakin, dingin ve huzurluyken, kasları gevşemiş rahatça nefes alabilen kişinin kendini rahat ve mutlu hissettiği bir anda vücutta homeostasis denilen bir denge hakimdir ve bu durumda parasempatik sinir sistemi aktive haldedir. Tehlike algısı hissedildiği anda vücuttaki homeostasis dengesi bozulur, parasempatik sistem devre dışı kalarak sempatik sistem devreye girer. Sempatik sistem devreye girmesiyle vücutta psikolojik ve bedensel olarak savaşma-kaçma reaksiyonu verilir. Bu durumda kişinin savaşacak gücü varsa tehlikeye karşı savaşır. Savaşmaya gücü yetmiyorsa kaçmayı seçer. Hem savaşacak kadar gücü yok hem de kaçacak kadar zamanı yok ise tehdit karşısında donup kalır.

Günümüzde tabiatla savaşma ihtiyacı minimum düzeye inmiş olan insanın savaş-kaç sistemi daha çok kendi yaşamında tehdit olarak algıladığı olaylar karşısında devreye girmektedir. Tehdit algısı, kaygıyı arttırır. Kaygı arttığında savaş-kaç sistemi devreye giren kişide bir takım psikolojik ve bedensel reaksiyonlar olur. Kan beyinden çekilerek kaslara hücum eder, göz bebekleri büyür, nabız daha çok atar, daha hızlı nefes alıp verilir, kaslarda gerginlik artar. Bedensel ve psikolojik uyarılmanın kişide yarattığı şiddetli gerginlik, sıkıntı ve panik kişinin kaygı yaşadığı duruma daha çok duyarlılık kazanmasına neden olur. Benzer durumla tekrar karşılaştığında kişi önceki yaşantısını tekrar etme eğilimi göstererek daha büyük bir kaygı yaşar.

Kaygı yaşanan durum kişinin buna yönelik inançlar geliştirmesine, yaşadığı sıkıntıyla ilişkili anlamlar yüklemesine ve benzer durumun tekrarlaması karşısında kişinin zihnindeki şemaların çok hızlı bir şekilde aktive olmasına yol açar. Böylece anksiyete çağırışımı yapan minimal işaretler önceden zihinde tanımlanan “tehlikedeyim”, “mutluluğumu bozan ve yaşamımı tehdit eden bir şeyler var” gibi çıkarımlara ulaşır. Tekrarlanan anksiyete ataklarına anksiyete bozukluğu adı verilmektedir.