Tükenmişlik Sendromu Nedir?

Tükenmişlik sendromu ilk olarak 1970’li yıllarda insanlarla yoğun diyalog içeren meslek çalışanlarında gözlemlenen psikolojik bir sendrom olarak tanımlanmıştır. Kelime anlamıyla paralel şekilde “tükenmişlik” den kasıt uzun bir süreç içerisinde gelişen, iş stresine dayalı duygusal çökkünlük haliyle birlikte fiziksel yorgunluğun ve enerji kaybının eşlik ettiği bir tabloyu içermektedir.

Pek çok sebep tükenmişlik sendromuna yol açabilir. Uygunsuz çalışma koşulları, kişilerin becerilerine uygun olmayan bir işte çalışmalarının getirdiği tatminsizlik, yetenek ve çabaların diğerleri tarafından görülmemesi, sorumluluk sahibi olunan alandaki bireysel düşünce ve fikirlere değer verilmemesi, kişilerin uygun başa çıkma davranışları gösterememeleri “tükenmişlik sendromu”nun bazı sebeplerindendir.

Bu sendroma yol açan başlıca stres kaynaklarından söz etmek gerekirse; işyerinde aşırı yoğunluk, zaman sıkışıklığı ve organizasyon eksikliği gibi, kurum içinde kariyer yükselişi olmaması, maddi yetersizlik, taktir görmeme, düşüncelerin önemsenmemesi gibi, bireysel bazlı uyku problemleri, düzensiz beslenme, aşırı sorumluluk duygusu, yüksek beklentiler, olumsuz duygu ve düşünceler gibi, diğer insanlarla ilişkideki bir takım çatışmalar, disfonksiyonel kişilerarası ilişkiler,  iş ve özel yaşamın birbirinden ayırt edilmekte zorlanılması gibi çeşitli etkenler sıralanabilir.

Tükenmişlik belirtileri gösteren kişi öncelikle duygusal olarak tükendiğini hisseder. Kişinin mesleki ilgisi ve coşkusunda azalma ile enerji kaybı bu duruma örnektir. Duygusal olarak tükenen kişi için ikinci aşama duyarsızlaşma aşamasıdır. Duyarsızlaşma duygusal olarak tükenen bireyin insanlarla ilişkisini sınırlayarak azaltması izole olarak içeri çekilmesi, empati yeteneklerinin iyice azalarak karşısındaki insanları görmeyen, duygu ve düşüncelerini önemsemeyen, onlarla empati kuramayan bir yapının ortaya çıkmasını dolayısıyla diğerlerine karşı negatif ve ilgisiz bir tutumu içerir. Duyarsızlaşma yaşayan birey belli bir süre sonra kendi durumu ile ilgili bir farkındalık geliştirerek kendisini iyi hissettiği eski zamanlarla şimdiki mutsuz ve değersiz hissettiği zamanları birbiriyle kıyaslar. Sorunların üstesinden gelmekte oldukça zorlandığını, üretkenliğinin son derece azaldığını farketmesiyle birlikte kendisini duygusal olarak daha da tükenmiş hissetmeye başlar ve gittikçe kötüleşen bir kısır döngünün içine girer.

Tükenmişlik sendromu başlangıçta sadece mesleğe yönelik tanımlanmış olmasına rağmen kişi hayatının insanlarla yoğun ilişki içeren bir çok alana ilişkin tükenmişlik yaşayabilir. Aile, okul, çalışma grubu, arkadaş grubu, organizasyon gibi pek çok alanda aynı şekilde sosyal izolasyon, duygusal çökkünlük, daha önceden başarıyla yapılan işlerde işlevsellik kaybı, fiziksel enerji azalması şeklinde görülebilir.

Tükenmişlik sendromu yaşayan bireyler başa çıkamadıkları sorunlar karşısında bazı psikopatolojik semptomlar gösteriler. Bu bireylerin acıyla başedebilmek uğruna geliştirdikleri işlevsel olmayan bazı kaçış yönleri olarak tanımlayabileceğimiz bazı savunma mekanizmaları bastırma, inkar, çarpıtma, karşıt  tepki kurma, entellektüalizasyon, yansıtma, yansıtmalı özdeşim gibi mekanizmalardır. Aynı zamanda bu kişiler bir takım somatik yakınmalar, yorgunluk, migren, sırt ve boyun ağrısı, nefes daralması, sık hastalanma, mide bağırsak problemleri, üriner sistem problemleri gösterebilirler. Duygusal geri çekilme gösteren bu bireyler uygunsuz duygulanım, depresyon belirtileri, kafa karışıklığı, konsatrasyon bozukluğu, şüphe, öfke, düşük öz saygı, kötümserlik, umutsuzluk ve anksiyete bozuklukları gibi tablolarla karşımıza gelebilirler.

Ancak tükenmişlik sendromu yaşan her birey depresyonda, her bireyin psikosomatik rahatsızlığı var, ya da her bireyin anksiyete bozukluğu da var demek doğru olmaz. Ortak belirtiler göstermesi, bu hastalıklara yatkın hale geldiğine işaret edebilir. Ancak bunlardan herhangi birisine yakalandığını kanıtlamaz. Bu hastalıklara ait tanımlanan belli sayıda semptomun belli bir kısmının belli bir süreyle bir arada görülmesi şartıyla saydığımız rahatsızlıklardan bir tanesinin tanısı koyulabilir.

Çocuklarda İhmal Edilme Hissinin Kişilik Gelişimi Üzerindeki Etkisi

Çocuklarda ihmal edilmenin psikolojik etkileri üzerinde duran Alfred Adler, bu durumun ilerleyen yıllarda kişilik gelişimi üzerinde yol açtığı sorunlara değinmiştir. Adler, şımarık çocuklardan daha düşük sıklıkta karşılaşılsa da tıpkı onun gibi gerçeklikten ayrı, kurgusal bir yaşam görüşüne sahip olan bir diğer sorunlu çocuk tipinin ihmal edilmiş çocuğun durumu olduğunu belirtir. İhmal edilmiş çocuk, başta annesi olmak üzere ona güven duygusunu aşılayacak kimseyi bulamamış, daha önce toplumsal duyguyu, birliktelik ve dayanışma hissini yaşayabileceği bir sosyal deneyime sahip olmamış, küçük yaştan itibaren kendisini ihmal edilmiş ve dışlanmış hissetmiştir. Aslına bakılırsa etrafımızda tam manasıyla doğuştan itibaren ihmal edilip yalnız bırakılan bir çocuk örneği görebilmek pek mümkün değildir. Çünkü bu şartlara maruz kalan bir bebeğin kendi başına hayatta kalma ihtimali yok denilecek kadar azdır. Yaşamının ilk yıllarında ilgisizlik ve ihmale maruz kalan pek çok çocuğun yaşama veda edebildiğini belirten Adler, hayatta kalabilenlerin yaşadıkları güçlüklerin ise onları ihmal edilmiş hisseden ve hayatı bu görüş üzerine kurgulayan çocuklar olmaya sevk ettiğini savunur. Ancak ihmal edilmiş hisseden çocukların pek çoğunun aslında başlangıçta bir süreliğine şımartılmış olduklarını, fakat kısa süre sonra şımartılma sürecinin sona ermesi sebebiyle kolayca kendilerini ihmal edilmiş hissedebildiklerini de ifade eder. Bu görüşten yola çıkarak kendisini sürekli ihmal edilmiş hisseden bir çocuğun geçmişinde şımartıldığı bir dönemin varlığından şüphe etmek yanlış olmaz.[1]

Psikolojik açıdan ihmal edilmiş hisseden bir çocuk, henüz küçük yaşta edindiği yetersiz deneyimiyle yaptığı yanlış çıkarımlar sonucu dış dünya ile işbirliğini keserek, tüm ilgisini kendisine yoğunlaştırmasıyla hataya sebebiyet verecek pek çok olumsuz eğilim sergileyebilir. Sevgi ve işbirliğini öğrenmediği için toplumu soğuk ve düşmanca gören ihmal edilmiş çocuk, insanların sevgi ve saygısını kazanabileceğinin farkında değildir, ayrıca kendisine güvenmemekte ve sahip olduğu kapasiteyi de küçümsemektedir. İletişim kurma ve insanlarla iyi geçinme konusunda bilgisiz olan ve işbirliği yapmayı öğrenmeyen ihmal edilmiş çocuk, Adler’e göre gerçekten güvenebileceği bir ‘başka insan’ bulamamıştır. Yaşamdaki başarısız pek çok kişinin öksüz ya da gayri meşru çocuklardan oluşması ve bu türden çocukların ihmal edilmiş çocuk sınıfına mensup olmaları üzücü bir gerçektir.[2]

Çocuklukta kendilerini ihmal edilmiş gören, küçümsenmiş hisseden kişiler ilerleyen yıllarda daha geniş bir sosyal çevreye karışmaya başladıklarında beğeni kazanmayı arzulayarak tehlike doğurabilecek durumlarla yüz yüze gelebilir, kendilerini pohpohlayan insanlar tarafından kolayca kandırılabilirler. Adler, evde onaylanmadığını hissederek sonunda beğenildikleri ve ilgi odağı haline geldikleri bir konum kazanabilme hevesiyle cinsel ilişki yaşamaya başlayan pek çok kız ile karşılaştığını belirtmektedir.[3]

Bireylerin yaşama ilişkin tutumunun ilk gelişim evresinde hatalara sebebiyet vermemek için aile içinde çocuklara eşit davranmaya, ayrımcılık yapmamaya, bir çocuğu diğer çocuğa yeğlememeye dikkat edilmelidir. Bireysel Psikoloji açısından bir çocuğun diğerinden üstün tutulduğu ortamlar cesaret kırıcıdır, ayrıca kıskançlık, yetersizlik gibi olumsuz hislerin gelişmesine ve işbirliği yeteneğinin kaybolmasına da yol açar.

[1] Alfred Adler, “The General System of Individual Psychology: Overview and Summary of Classical Adlerian Theory & Current Practice”, The Collected Clinical Works of Alfred Adler, Ed. Henry T. Stein, C. XII, (Washington: Alfred Adler Institute, 2006).

[2] Adler, Yaşamın Anlamı.

[3] A.e.

 

 

• Makale Ali Engin Uygur’un “Din Psikolojisi Açısından “Alfred Adler Psikolojisi’nin Değerlendirilmesi” başlıklı yüksek lisans tezinden alıntılanmıştır. Tüm Telif Hakları Saklıdır.

Psikoloji ve Din Açısından, Bireyde Doğuştan Gelen Üstünlük Hedefi ve Omnipotent Duygular

Yaşamın da bir gün sonunun gelecek olması ve her geçen dakika bu sona doğru ister istemez, adım adım devam eden ilerleyiş, yaşamın anlamını düşünen bir bireyi hayatı sorgulayarak nihai bir amaç edinmeye teşvik eder. Yaşamın anlamı, kişiye göre öznel olarak belirlenen üstünlük hedefi doğrultusunda her insanda değişiklik gösterir. Alfred Adler, Bireysel Psikoloji Teorisinde bireyin doğuştan gelen üstünlük duygularına oldukça önem vererek açıklamaya çalışmıştır. Adler, uğrunda mücadele verilen hedeflerin aslında gerçek olgular olmadığını, gerçekleşme ihtimali olan potansiyeller olduğunu belirtmektedir. Diğer bir deyişle Adler, bireyin kendine özgü olarak belirlediği ideallere ulaşmak için çaba sarf ettiğini, ancak hedeflerinin aslında gerçeklik karşısında test edilemeyen, kurgusal ya da hayali idealler olduğunu savunmaktadır.[1]

Bireysel Psikoloji’ye göre yaşamın yararsız tarafına yönelik hareket ettiğinin farkına varan bir birey, bunun yerine bireysel ve toplumsal faydaya dönük doğru bir üstünlük hedefi belirlemesi gerektiğini anladığı takdirde, bu yönde çaba sarf ederek ortaya toplumsal faydaya dönük bir yaşam biçimi koyacaktır. Tek tanrılı dinlerde de günahlarının farkına varan bir bireyin, tövbe ederek hayra ve barışa yönelik ameller ortaya koyma ve ahiretini kurtarmak için çaba sarf etme, iman edenlerle bir arada mücadele etme süreçleri birbirine temelde oldukça benzemektedir. Bireysel Psikoloji, bu süreci bireyin kendini ve toplumunu geliştirmeye yönelik, ileri doğru hareket etmesi şeklinde görürken, tek tanrılı dinler, bireyin gözündeki gaflet perdesinin kalkmasıyla birlikte, iman etmesi, hayra ve barışa yönelik ameller ortaya koyması şeklinde değerlendirir.

Tek tanrılı dinler, dünya hayatının ahiret yanında çok kısa ve geçici olduğunu, gerçek mükâfatın ise ölümden sonra ahirette verileceğini savunurlar. İnsanlar bu doğrultuda ölüm sonrası bir hedef olan ahirette cenneti kazanmayı kendilerine nihai üstünlük hedefi olarak belirlemeli, hayra ve barışa yönelik işler yaparak, Tanrı’nın rızasını kazanmak için çaba sarf ederek ve tek tanrılı dinlerin getirdiği kuralları uygulayarak yaşam biçimini şekillendirmelidirler. Kutsal kitaplarda geçen bazı ifadeler bu konuya örnek olarak gösterilebilir:

 

15- Hakla yürüyen, ve doğru söyliyen, gadr ile olan kazancı hor gören, rüşvet almaktan ellerini silken, kan dökme sözünü işitmeğe kulak tıkayan, ve kötülüğü görmemek için gözlerini yuman;

16- yüksek yerlerde o oturacak; kaya hisarları onun yüksek kulesi olacak; ekmeği verilecek; suyu emin olacak. [2]

 

62- Şüphesiz, inananlar (Müslümanlar) ile Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sâbiîlerden (her bir grubun kendi şeriatında) “Allah’a ve ahiret gününe inanan ve salih ameller işleyenler için Rableri katında mükâfat vardır; onlar korkuya uğramayacaklar, mahzun da olmayacaklardır” (diye hükmedilmiştir).[3]

 

Bireysel Psikoloji, inançlara ve davranışlara odaklanırken, dini inanç sistemlerinde ve kutsal kitaplarda anlatılan kıssalarda olduğu gibi bireysel sorumlulukların ve seçim yapma özgürlüğünün üzerinde durmaktadır. Bireysel Psikoloji’deki teleolojik yaklaşımın muhafazakâr ya da maneviyatı yüksek insanların terapi aşamalarında oldukça fayda görmesini sağladığından söz etmek mümkündür. Din psikolojisi alanında çalışmaları bulunan, çalışmalarında dinin ruh sağlığı üzerindeki etkilerini araştıran, uzman klinik psikolog Kenneth I. Pargament, dindar ya da manevi yatkınlığı olan bireylerin kendilerini kutsalı arayan kişiler olarak gördüklerini, aşkın olan bir varlığa yöneldiklerini, hayatlarına anlam veren şeyi bulmaya ve onu korumaya çalıştıklarını belirtmiş, psikologların ise insanların hayatlarındaki kutsal ve manevi amaçları göz önünde bulundurarak spiritüeliteyi psikoterapi sürecine doğru şekilde entegre edebilmek için önemli çalışmalar yapmaları gerektiğini savunmuştur. Adler insanlara motive edici gücü veren nihai hedefleri için çaba sarf ettikleriklerinden, bu işlevi yerine getirmenin insanların tabiatında bulunan ideal bir durum olduğundan bahsetmiştir. Bu görüşe paralel şekilde Pargement, kutsalı arama ve maneviyat potansiyelinin insana yaratılıştan geldiğini, bireysel seçimlerin, çevresel ve biyolojik şartların etkisiyle bazı insanların bu konuda diğerlerinden daha fazla motive olduklarını ifade etmiştir. Uzman klinik psikolog Pargement, insanların yaşam boyu arayış süreci içerisinde olduğunu ve bu doğrultuda çaba sarf ettiğini, ancak böyle radikal bir varsayımın, sosyal öğrenme, psikodinamik ve biyolojik yaklaşım gibi zamanın önemli teorileriyle çeliştiğini, Adler içinse nihai amaca doğru çabalamanın Bireysel Psikoloji’nin en önemli temel bakış açısı olduğunu belirtmiştir.[4]

Tüm hedefler için ortak bir nokta bulabileceğinden bahseden Adler, bunun temelde omnipotent bir duygu olarak açığa çıkan ‘Tanrı gibi olma’ arzusu olduğunu iddia etmiştir. Dini inanç sistemlerinde tüm zamanlarda ve sonsuzda yaşayan ölümsüz varlık olan Tanrı görüşünden yola çıkarak, insanların ‘Tanrı gibi olma’ hayaline kapıldığından söz eden Adler, tanrı tanımazların dahi Tanrı’yı yenmek, ondan yukarıda olmak gibi güçlü üstünlük hedefleri taşıyabildiklerinden söz etmiştir. Çocuklarda küçük yaştan itibaren kendisini hissettiren üstünlük hedefine yönelik davranışlar incelendiğinde açıkça “Tanrı olmak isterdim” ifadesini kullanan çocuklar görebilmenin mümkün olduğunu belirten Adler, çocukları ‘Tanrı gibi olma’ üzerine eğitmek isteyen bazı eğitmenlerin bulunduğunu da ifade etmiştir. ‘Tanrı gibi olma’ kavramının daha alçakgönüllü bir ifadeyle ‘superman’ olma düşüncesiyle de ifade edilebileceğini söyleyen Adler, bunun her şeyi bilme, evrensel bir akla sahip olma arzusunun ve yaşamı sonsuz kılma isteğinin daha ussal bir ifadesi olduğundan söz eder. Bazı dinsel öğretilerde de mevcut olan, buna paralel bir üstünlük hedefinin varlığına işaret eden Adler, Hıristiyanlık inancına göre Hz. İsa’nın havarilerinin kendilerini ‘Tanrı gibi olma’ üzerine eğitmeye çalıştığından da bahsetmiştir.[5]

Ruhsal dengesi bozulan insanların ‘Tanrı gibi olma’ arzularını sıkça dile getirdiklerini ifade eden Adler, Napolyon ya da Çin İmparatoru olduğunu iddia ederek ortalıkta dolaştıklarından, toplumun gözü önünde, dünya çapında ilginin merkezinde ve tüm dünya ile radyo iletişimi içinde olmayı, her konuşulanı dinleyebilmeyi arzulayarak doğaüstü güçler hayal ettiklerinden söz etmiştir. Adler, Nietzsche’nin ruhsal dengesinin bozulduğu bir dönemde Strindberg’e yazdığı bir mektubu ‘çarmıha gerilen’ olarak imzalamasını, duruma benzer bir örnek olarak vermiştir.[6]

‘Tanrı fikri’ ile mükemmelliğe ulaşma amacının iç içe olduğundan söz eden Adler, zamanla bu inancın daha somut bir hal alarak insanın mükemmelliğe erişmek için duyduğu, soyutlanamayan omnipotent arzularına en iyi yanıtı verdiğinden söz etmiştir. Ayrıca sosyal duyguların insana dini amaçlar edinmede ve uygulamada verdiği motivasyondan bahseden Adler, dinin insanları aynı amaç uğrunda bir araya getirici etkisinin bulunduğuna da değinmiştir.[7]

Dini inanç sistemlerinin aşırı zorluklar ve katı kurallar içermediğini savunan Adler, aksine dini inancın insanın mükemmeliyete ulaşabilmesi yolunda önemli bir basamak olduğunu ve bu ilişkinin Bireysel Psikoloji ve dini inanç sistemleri arasındaki en büyük uyumun kanıtı olduğunu belirtmiştir.[8]

[1] Duane P. Shultz & Sydney Ellen Schultz, Theories of Personality, (California: Wadsworth, 2005), s. 130.

[2] Eski Ahit, İşaya (33): 15-16.

[3] Kur’an, Bakara 2/ 62.

[4] Bkz. Johansen, Religion and Spirituality in Psychotherapy: An Individual Psychology Perspective., s. 47-48.

[5] Adler, Yaşamın Anlamı, s. 57.

[6] A.e.

[7] Adler, Social Interest: A Challange to Mankind, s. 158.

[8] Baruth & Manning, a.g.e., s. 431.

 

• Makale Ali Engin Uygur’un “Din Psikolojisi Açısından “Alfred Adler Psikolojisi’nin Değerlendirilmesi” başlıklı yüksek lisans tezinden alıntılanmıştır. Tüm Telif Hakları Saklıdır.

Fiziksel Yetersizliklerin Bireyde Kişilik Gelişimi Üzerindeki Psikolojik Etkileri

Fiziksel kusurlar ve organ yetersizlikleri bireyin yaşamı süresince bir takım engeller yaratabilecek unsurlardandır. Fiziksel yetersizliği bulunan bireyler, onları sadece kendi sorunlarına odaklanmaktan uzaklaştıracak ve başkalarıyla ilgilenmeleri doğrultusunda teşvik edecek yardımcı birilerini bulamadıkları takdirde, sürekli olarak fiziksel yetersizlikleri ve hareket etme güçlükleri ile ilgilenerek dikkatini yeterince çevreye yöneltmeyi öğrenemezler. Bu yaklaşım aynı zamanda onların zihinsel gelişimlerini de yavaşlatmakta, bedenlerini sürekli üstünlük konumuna yöneltmeleri ve kendilerini denetlemeleri, akılları için daha da yorucu ve güç bir hal almaktadır. Başkaları ile ilgilenmek için zaman ayırmayarak benmerkezci hale gelen, kendi sorunlarına odaklı bireylerin, toplumsal duygusu ve işbirliği yapma yeteneği yeterli ölçüde gelişmez.

Bireysel Psikoloji Teorisi’nde bu konuyu detaylıca ele alan Alfred Adler’e göre fiziksel yetersizlikler hiçbir zaman kaçınılmaz bir kader anlamı taşımaz. Eğer birey aklını doğru çalıştırarak engellerin üstesinden gelmek için çaba sarf ederse engelli doğmayanlar kadar yüksek bir başarı gösterebilir. Hatta kimi zaman engellerine rağmen gösterdiği başarının, herhangi bir kusuru bulunmayan her türlü avantaja sahip çocuklardan dahi yüksek olması tesadüf değildir. Bu şekilde kusurlarını telafi edebilen bireyler, Adler’e göre toplumun bütününe katkıda bulunmak isteyen ve ilgisi yalnızca kendi üzerine odaklanmamış olan kişilerden oluşmaktadır.[1]

Yetersizlik duygularına sahip kusurlu çocuklar, kendilerini güçlüklerden kurtarıp çevreye katkıda bulunmaya teşvik edilir ve kendileri de bunu isterlerse başarılı olabilirler. Çaba sarf etmeleri gereken üstün bir amaç olduğuna inandıkları takdirde, bu amacın gerçekleştirilmesini kendi engellerinden daha önemli görürlerse cesaretlerini yüksek tutarak motive olabilirler. Diğer bir taraftan yalnızca zayıflıklarından kurtulmakla ilgilenip geride kalan çocuklar, yaşamın yararsız tarafına yönelik hedefler belirleyerek kendilerini bu hedef doğrultusunda motive ederler. Yemek yeme zorluğu, idrar tutamama, gece bağırmaları, sık nefes alma, sürekli öksürük, kabızlık, kekemelik gibi bir takım güçlükleri çeken çocukların birçoğunun aynı zamanda şımarık ve bağımlı çocuklar olduğu, bu sebeple bağımsızlığa ve işbirliğine karşı direndikleri ve başkalarının yardımını istedikleri, çevreye sosyal yetersizliklerini göstererek kendilerini tatmin etmeye çalıştıkları görülebilir. Aile içerisinde yetersizliklerinin üzerine aşırı düşüldüğünü fark eden çocuklar, konuya önem verildiğini gördükçe bunu alışkanlık haline getirerek kendi lehlerine kullanmaya çalışırlar. Adler, bu noktada yalnızca yetersizlikleri telafi etmeye çalışmanın yetmeyeceğini, bunun yanında ancak sosyal duyguyu güçlendirme çabasıyla başarı sağlanabileceğini savunmaktadır.[2]

Hiçbir fiziksel engelin bireyi çarpıtılmış bir yaşam biçimine zorlamadığını savunan Adler, kusurlu organları üzerinde sağlıklı kişilerin yaptığından daha fazla yoğunlaşan ve dikkatini buraya yönelten kişilerde, aklın kusurları yenmenin bir yolunu bulabileceğini ve kusurlu organın böylelikle avantaja dönüşebileceğini belirtir. İlerleme ve buluşların sıklıkla gerek fiziksel, gerekse maddi zorluklara karşı mücadele vermiş kişilerden geldiği, kültüre katkıda bulunan ünlü kişilerin pek çoğunun bozuk sağlıkları sebebiyle sıkıntı çektiği ve bir kısmının ise genç yaşta öldüğü, ressam ve şairlerin pek çoğunun görme kusurlu olduğu düşünüldüğü takdirde, örnekler Adler’in iddiasını desteklemektedir. Kusurları iyi eğitilmiş akıllarla aşabilen bireyler, pek çok sağlıklı kişiden daha başarılı ve yetenekli hale gelmişlerdir.[3]

[1] Adler, A., Psikolojik Aktivite: Üstünlük Duygusu ve Toplumsal İlgi, s. 39.

[2] Adler, A., Sosyal Duygunun Gelişiminde Bireysel Psikoloji, s. 73.

[3] Adler, A.,  Yaşamın Anlamı, s. 23.

 

• Makale Ali Engin Uygur’un “Din Psikolojisi Açısından “Alfred Adler Psikolojisi’nin Değerlendirilmesi” başlıklı yüksek lisans tezinden alıntılanmıştır. Tüm Telif Hakları Saklıdır.

ÇOCUKLARDA DOĞUM SIRASININ KİŞİLİK GELİŞİMİ ÜZERİNDEKİ PSİKOSOSYAL ETKİLERİ

Kişiliğin gelişiminde doğum sırasının önemi üzerinde duran önemli teorisyenlerden bir tanesi Alfred Adler’dir. Adler, anne babanın birbiriyle işbirliği içerisinde bulunduğu özverili bir ortam içinde olsa dahi, çocukların aile içerisindeki konumlarının birbirinden farklı sosyal koşullara tabi olması sebebiyle, farklı kişilik sergilediklerini savunmuş, yaşanan deneyimleri ilk çocuk, ortanca çocuk, en küçük çocuk ve tek çocuk deneyimleri olarak ayrı ayrı sınıflandırmıştır.

Bu yaklaşıma göre ilk çocuk doğduğu andan itibaren, ikinci çocuğun doğumuyla tahttan indirilene kadar ailenin tek başına ilgi odağıdır ve özenle büyütülür. İkinci çocuğun doğumuyla birlikte konumunun değişmesiyle kendisini farklı bir noktada bulan ilk çocuk, bunu büyük bir darbe olarak algılar ve sonrasında düzen ile otoriteyi devam ettirebilmek adına endişeli, düşmanca, otoriter ve muhafazakâr hale gelebilir.[1] Eğer ilk çocuk ailesi tarafından sonradan gelen çocuğun gelişine özenle hazırlanmış ve işbirliği yapmak üzere eğitilmişse kriz kötü etkiler bırakmadan atlatılabilir. Ancak ikinci çocuğun gelişini derinden yaşayan ilk çocukların bir çocuğunun yaşadığı yoksunluk trajedisinin erişkinlik yaşamını şekillendirdiğini ve pek çok olguda dibe vurduklarını, sorunlu, nevrotik, suçlu, ayyaş olabildiklerini gözlemlemek mümkündür.[2] Güç kullanmayı ve hileler bulmayı daha iyi beceren ilk çocuk, anneyi üzmeye çalışıp, onun kendisini göz ardı edemeyeceği şekilde davranmayı sürdürürse, bir süre sonra aile içinde sevilmediğini ve geri plana itildiğini hissetmeye başlayabilir. İlgi çekecek kimseyi bulamadığını hisseden ilk çocuk, kendisini haklı görerek insanların sevgisini kazanamayacağını düşünerek zamanla sinirli ve içe dönük hale gelir, topluma yönelik ilgiden yoksun yetişir, başkalarıyla kaynaşamaz, kendini yalnızlığa alıştırır, eylem ve dışavurumları ise geçmişe ve dikkat merkezi olduğu zamanlara yöneliktir.[3]

Ortanca çocuk ilk doğan çocuğa göre çok daha farklı bir konumda bulunmaktadır. Doğduğu andan itibaren dikkati kendinden büyük çocukla paylaşır ve ilk çocuğun kendisinden önceki tahtına oturduğundan ilerleyen yaşlara kadar habersizdir. Doğuştan rekabete girmesi sebebiyle genellikle isyankâr, kıskanç ve hırslıdır, ilk doğan çocuğu bir şekilde yakalamak ve geçmek ister. Ortanca çocuk, kendisinden sonra aileye başka bir çocuk geldiği ve konumunu yitirdiği takdirde bu durumu atlatmak için ilk çocuğunki kadar ağır bir süreç yaşamaz, çünkü başka bir çocukla işbirliği yapmayı öğrenmiştir. Bu sebeple ortanca çocukların işbirliği yapma yetenekleri ve toplumsal ilgileri diğer sıradaki çocuklardan fazla gelişir, ayrıca geride kalmamak için de çok çaba sarf ettiği için genellikle hem yetenekli hem de başarılı olurlar. İlk doğan çocuk genellikle ortanca çocukla rekabet etmekten korkar ve ortanca çocuk ondan daha başarılı olur.[4] Adler fiziksel yetersizliklerle doğmuş bir çocuk olmasına rağmen, aynı zamanda ikinci çocuk olarak ağabeyi ile yaşamı boyunca rekabet içerisinde olmuş ve fiziksel yetersizliğine karşın çalışmalarında uluslararası düzeyde başarı göstererek kendisini ispat etmiştir. Ancak bu başarıları sonrasında dahi kendisini ağabeyinin gölgesinde kalmış hisseden Adler, orta yaşlarında “iyi bir sanayici olan abim Sigmund, her zaman olduğu gibi yine benim önümde” demiştir.[5]

En küçük çocuk genellikle tüm ailenin en çok ilgi gösterilip şımartılanıdır ve şımarık çocuk özellikleri gösterse de kendinden büyüklerle çok fazla rekabet ettiği için, iyi bir gelişme göstererek diğerlerini geride bırakabilir. Tarihte kahramanlık hikâyeleriyle anılan pek çok en küçük çocuğa rastlamak mümkündür. Anne, baba ve kardeşlerinden hep destek gören en küçük çocuk, hırsını ve gayretini uyaracak çok fazla etken olması sebebiyle ileride ailenin direği haline gelebilir. Ancak diğer yandan, şımarık çocuk özellikleri sergilemesi nedeniyle de, kendi çabasıyla başarı gösterme cesaretine sahip değildir. Bu sebeple en küçük çocuklar hem tembel, hem de hırslı ve hayalcidirler. [6]

Adler’e göre tek çocuk, çoğunlukla istediği takdirde çocuk sahibi olabilecek, ancak birden fazla çocuğu destekleyecek maddi imkâna sahip olmadığını düşünen ailelerde daha sık görülmektedir. Bu tarz ailelerde ortamının gergin olması, anne babanın ürkek ve kötümser olmaları muhtemeldir. Adler, doğan çocuklar arasında uzun zaman aralığı bulunduğu takdirde, her çocuğun tek çocuk özelliği taşıma ihtimalinin yüksek olduğunu, tek çocuğun en önemli özelliğinin ise, dikkat merkezi olmayı yalnızca kendi hakkıymış gibi görmek olduğunu belirtir. Bu sebeple Adler, üç yıl farkla doğan çocuklardaki yaş aralığının hem küçük kardeşle iş birliği yapma, hem de birden fazla çocuğun varlığını kabullenme açısından ideal yaş aralığı olduğunu savunmaktadır.

Bireysel Psikoloji teorisi, tek çocuğun kendine özgü bir takım sorunları olduğu, ancak burada yaşanmakta olan rekabetin, ortamda rakip olarak başka kardeş bulunmadığı için babaya karşı yaşandığı görüşündedir. Buna göre anne tarafından şımartılan çocuk, anneyi kaybetmekten korkar ve ‘anne karmaşası’ olarak adlandırılan mekanizmayı geliştirerek bu yönde babayı aile resminden atmaya çalışır. Dikkat merkezi olmayı yalnızca kendi hakkı olarak gören tek çocuk, bunun aksinin yaşandığı durumlarda son derece zorluk çeker. Bu sebeple konumunu tehlikeye sokmamak için kendinden sonra gelen bir kardeşe sahip olmayı hiçbir şekilde istemez.

Toplumsal yaşamda mevcut olan, insanlar arasında yaşanan rekabet ve yarışın temel nedeni, başkalarını alt etme ve geride bırakma hedefinin peşinden koşmaktır. Bu hedef, ilk çocukluk deneyimlerinin, kendini aile içerisinde eşit hissetmeyen çocuklarda oluşan rekabete yönelik eğilimin ve çabaların bir sonucu olarak ortaya çıkar. Adler yetişkinleri incelediğinde ilk çocukluktan beri devam eden bir takım etkilerin önemli rol oynadığını, aile içerisindeki konumun bireyin hayatında kalıcı izler bıraktığını, gelişimde karşılaşılan güçlüklerin ise aile içindeki rekabet ve işbirliği eksikliğinin sonucu olarak açığa çıktığını iddia eder. Bu durumun gelişerek sorun haline gelmesine engel olacak olan yaklaşım ise anne ile baba arasında dayanışma ve işbirliğinin bulunması, ayrıca bunun çocuğa da öğretilmesidir. Adler, iş birliği konusunda eğitilen çocuğun, bu dezavantajlardan da kurtulacağını savunur.[7]

[1] Duane P. Shultz & Sydney Ellen Shultz, Modern Psikoloji Tarihi, s. 658.

[2] Adler, Understanding Life: An Introduction to the Psychology of Alfred Adler, s. 9.

[3] Adler, Yaşamın Anlamı, s. 121, 122.

[4] Adler, Understanding Life: An Introduction to the Psychology of Alfred Adler, s. 10.

[5] Shultz & Shultz, a.g.e., s. 658.

[6] Adler, Yaşamın Anlamı, s. 125.

[7] A.e., s. 126, 128.

 

• Makale Ali Engin Uygur’un “Din Psikolojisi Açısından “Alfred Adler Psikolojisi’nin Değerlendirilmesi” başlıklı yüksek lisans tezinden alıntılanmıştır. Tüm Telif Hakları Saklıdır.

Anadolu Yakası Psikolog-Psikoterapi Hizmetinde Randevu Nasıl Alınır?

İstanbul-Anadolu Yakası, Kadıköy’de bulunan kliniğimize Psikoterapi hizmeti için başvurmaya karar verdiğinizde randevu almak için bize telefon ya da mail yoluyla ulaşabilirsiniz. Asistanımız size en uygun randevu zamanını belirlemek için yardımcı olmaya çalışacaktır. Kliniğimizdeki psikolog randevu fiyatları hakkında bilgi almak için asistanımıza başvurabilirsiniz.

Psikoterapiden fayda görebilmek için seans sıklığının genellikle haftada 1 defa olması tercih edilmektedir. Bu sebeple haftalık randevu saatinizi belirlerken her hafta aynı gün aynı saatte düzenli olarak seansa gelebileceğiniz bir saati belirlemeniz sizin için faydalı olacaktır. Seansınızı iptal etmek ya da saatini değiştirmek gibi bir talebiniz olduğu taktirde, kliniğimizdeki haftalık psikoterapi randevularını organize etmede problem yaşanmaması adına, en az 48 saat önceden tarafımıza bilgi vermeniz rica olunur.

Psikoterapi randevusu almak  ya da 2016 yılı psikolog seans ücretleri hakkında danışmak için: Tıklayarak iletişime geçin

Anadolu Yakası, Suadiye Bağdat Caddesi’nde Psikolog Randevusu almak için: Tıklayın

Bireyde Toplumsal Duygunun Gelişiminde Anne Rolünün Önemi

Toplumsal ilgi, Bireysel Psikoloji açısından oldukça temel bir kavramdır. Alfred Adler’in, “Toplumsal ilgi” kavramını detaylıca ele alarak çoğu görüşünü bu kavrama dayandırması sebebiyle, onun perspektifinden kavramın oldukça geniş olan kapsamını değerlendireceğiz.

Toplumsal ilginin bireydeki gelişim sürecinin çocukluğun ilk yıllarına dayandığını ifade eden Adler, kişiliğin gelişiminin 4-5 yaşlarına kadar büyük ölçüde tamamlandığını belirtirken, bu noktada Freud’un görüşüyle paralel bir gelişim sürecinden bahsetmektedir. Ailenin etkisi, sosyoekonomik ve sosyokültürel şartlar, aile içindeki doğum sırası, fiziksel yetersizlikler Adler’e göre kişiliğin gelişimine etki eden başlıca unsurlardır. Birey bu noktalarda yaşadığı zorluklardan hayata yönelik yanlış manalar çıkardığı takdirde psikotik, nevrotik, suçlu veya sapkın kişilik özellikleri gösterebilir. Adler, toplumsal duygunun engellendiği bir noktada, yalnızca benmerkezci bir tutumun kalacağını, çocuğun ise, ‘neden başkaları için bir şey yapayım ki?’ şeklindeki bir yaklaşımı benimseyip, yaşam sorunlarını bu akıl çerçevesinde çözemediği takdirde duraksayacağını, böylece kolay bir çıkış yolu aramasının kaçınılmaz olduğunu, bunun nedeninin ise zorluklarla savaşmayı güç bulması ve başkalarını incitmeyi önemsememesi olduğunu iddia etmektedir.1

Adler bir bebeğin doğum anından itibaren annesi ile bağ kurmaya çalıştığını, tüm davranışlarının bu amaca yönelik olduğunu ve bebeğin işbirliği yapma yeteneğinin ilk olarak bu süreç içerisinde geliştiğini ifade eder. Bununla birlikte yaşamın ilk aylarında bebeğin neredeyse tümüyle bağlı olduğu anne, bebeğine kendisinden başka bir insanla ilk teması ve başka birine yönelik ilk ilgiyi sağlamasından dolayı, bebeğin toplumsal yaşama uzanan ilk köprüsü konumundadır. Annenin bebekle kurduğu bağ, sosyokültürel bilgisi ve yetenekleri toplumsal duygunun gelişiminde belirleyici faktörlerdir. Adler, bir bireyin kalıtım yoluyla geçmiş olabilecek her türlü eğiliminin anne tarafından uyarlandığını, eğitildiğini ve yeniden biçimlendirildiğini iddia eder.2

Annenin doğum sonrasındaki rolünün önemine vurgu yapan Adler, insan toplumunun kaderinin adeta kadının anneliğe yönelik tutumuna bağlı olduğunu iddia eder. Kadının bu görevindeki eksikliklerin önemli sorunlara neden olacağını belirten Adler, kadının toplum içindeki rolünün değersizleştirilmesinin büyük bir hata olduğunu, yuva kurma ve ev işlerini yerine getirme gibi görevlerin, ancak kadının ilgi duymasıyla yerine getirilebileceğini ifade eder. Kadının aile içindeki görevini doğru şekilde yerine getirerek faydalı olabilmesi için, bu görevi başkalarının yaşamını zenginleştirebileceği bir sanat olarak görmeye ihtiyacı bulunmakta, bunun için ise kadının görevine değer veren bir toplumun varlığına ihtiyaç duyulmaktadır. Diğer taraftan toplumsal rolünden memnun olmayan bir annenin, çocuklarıyla doğru bir ilişki kurmasını ve görevlerini yerine getirmesini engelleyen yanlış bir bakış açısı ile yaşam hedefi bulunmaktadır. Topluma katkı sağlamak ve görevlerini yerine getirmek yerine kişisel üstünlüğünü kanıtlama eğiliminde olan bu türden bir anne için, çocuğu büyük ölçüde dikkat dağıtıcı ve baş belası bir unsurdur. Adler, yaşamdaki başarısızlıkların nedeni arandığında, problemin temelinde genellikle işlevlerini doğru şekilde yerine getirememiş bir annenin varlığının bulunduğunu ve bunun tüm insanlık açısından ciddi bir tehlike olduğunu düşünmektedir.

Sorunlu bir çocuğun düşünce altyapısı incelendiğinde sıklıkla annesiyle olan ilişkisinde yaşadığı güçlüklere şahit olabiliriz. Ancak benzer güçlükler bunların üstesinden başarıyla gelmiş olan çocukların altyapısı incelendiğinde de karşımıza çıkabilir. Dolayısıyla çocuğun eylemleri, yaşadığı deneyimlerden ziyade, bunlardan çıkardığı anlamlara göre belirlenmektedir. Bu durum, Bireysel Psikoloji’nin temel görüşü olan, kişiliğin oluşumunda sabit nedenlerin bulunmadığı, ancak çocuğun belirlediği öznel hedefine ulaşabilmek için deneyimlerinden yararlandığı ve bu deneyimleri yaşama bakışının nedenlerine dönüştürdüğü sonucuna işaret etmektedir.3

Adler’e göre bir annenin, çocukları, kocası ve toplumdan oluşan üçlü bağa eşit ölçüde dikkatini vermesi gerekir. Babadan başlayarak toplumsal çevreyle çocuğun ilişkisini kurma görevi anneye aittir. Anne yalnızca çocuklarıyla olan bağını dikkate aldığı takdirde onların üstüne fazla düşerek şımartacak ve çocuğun bağımsızlık ve başkalarıyla işbirliği yapma yeteneğinin gelişmesini zorlaştıracaktır. Bu noktada Adler, Freud’un ‘Oedipus karmaşası’ fikrine yol açan oğlan çocuklarının anneye âşık olma, babalarından nefret etme ve onları öldürme eğiliminde bulunma varsayımının, çocukların gelişiminin anlaşılmamasından kaynaklanan bir hata olduğunu, bunun cinsel bir istek olmadığını, annenin dikkat merkezinde olmak ve diğer herkesten kurtulmak isteyen bir çocukta ‘Oedipus karmaşası’nın görülebileceğini, bunun anneleri tarafından şımartılmış ve dünyanın geri kalanına yönelik yakınlık duyguları gelişmemiş olan çocuklarda ortaya çıkabileceğini savunur.

Annenin yalnızca kendisine bağladığı bir çocuğun ilerleyen yıllarda, artık sürekli anneyle yakın olamayacağı bir konuma geldiğinde sorun çıkmaya başlar. Annesinin dikkatini sürekli kendisine vermesini ve yanından ayrılmamasını isteyen bir çocuk, bu amacına ulaşabilmek için kendisini annesinin yanında sürekli güçsüz veya hasta gösterme, işler istediği gibi gitmediğinde ağlama, anne kuzusu gibi davranma veya öfke patlamaları yaşayıp dikkati üzerine çekmek adına asi ve kavgacı olma gibi davranışlar sergileyebilir. Bu konuyla ilişkili olarak Adler, sorunlu çocuklar arasında annelerinin dikkatini çekmek için mücadele eden ve çevreden gelen istemlere direnen pek çok çocuk görebileceğimizi ifade eder.4

Adler, baba ile olan yakınlığı anneden daha kuvvetli olan çocuklarda sıklıkla karşılaştığı durumun, annenin çocuğa yaklaşımındaki başarısızlıktan kaynaklanmakta olduğunu gözlemlemiştir. Annenin çocuğunu haklı veya haksız şekilde hayal kırıklığına uğratmış olması ve çocuğun bu doğrultuda baba ile bağını güçlendirmesi, çocuğun yaşamındaki ikinci bir safhayı göstermektedir.5 Çünkü ilk safhada çocuk annesine bağlıdır, ancak annenin sevgisini yitirmiş ve suçlama olarak babaya yönelmiş, kendini reddedilmiş veya yoksun bırakılmış hissetmiştir.

Yaşam sorunlarını çözmeyi reddeden ve çaba sarf etmek yerine sorunlardan kaçmayı tercih eden pek çok çocuk sergilediği davranışı haklı gösterebilmek adına, benimsediği, yaşamın yararsız tarafına yönelik olan kişisel üstünlük duygusuna zarar vermeden, çeşitli işlev bozuklukları ve sinir hastalıklarından yakınarak nevrotik bir tutum ortaya koyar. Ergenlik dönemindeki fiziksel yapı bu tarz gerilimlere tepki vermeye elverişli olduğu için tüm organlar bu tutumu destekleyici şekilde harekete geçebilir ve sinir sistemi etkilenebilir. Bu doğrultuda birey hem kendisini hem de çevresindekileri yaşadığı acılar nedeniyle sorumluluktan kurtulmuş olmaya ikna ederek başarısızlığı için bir özür meydana getirmiş olur. Toplumsal duygunun ve yaşam sorunlarıyla yüzleşmesi gerektiğinin farkında olan birey, kendi durumunu bir istisna olarak göstermeye çalışır. Kendi oluşturduğu fiziksel yetersizliklerini bir kalkan gibi kullanarak, sıkıntıları nedeniyle sorunların üstesinden gelemediğini ve bu konuda çaresiz olduğunu dile getirir.6

1- Adler, A., Understanding Life: An Introduction to the Psychology of Alfred Adler, s. 164-165.
2- Adler, A., Social Interest: A Challange to Mankind, s. 126-127.
3- Adler, A., Understanding Life: An Introduction to the Psychology of Alfred Adler, s. 103-105.
4- Adler, A., Understanding Life: An Introduction to the Psychology of Alfred Adler, s. 106-108.
5- Adler, A., Social Interest: A Challange to Mankind, s. 127.
6- Adler, A., Understanding Life: An Introduction to the Psychology of Alfred Adler, s. 154.

• Makale Ali Engin Uygur’un “Din Psikolojisi Açısından “Alfred Adler Psikolojisi’nin Değerlendirilmesi” başlıklı yüksek lisans tezinden alıntılanmıştır. Tüm Telif Hakları Saklıdır.

Aşağılık Hissi ile Aşağılık Kompleksi Arasında Ne Fark Vardır?

Adler’e göre aşağılık hissi, yaşamın başlamasıyla birlikte insan doğasında var olan, bir şeyin başarılmakta, bir ihtiyacın karşılanmakta zorlanıldığı durumlarda ya da bir gerginliğin giderilemediği şartlarda baş gösteren pozitif yönde bir acıdır. İnsan, doğduğu andan itibaren yaşamın zorluklarına çözüm bulmak ve mükemmeliyete ulaşmak için çaba sarf eder. Adler insanlığın tarihsel hareketini, aşağılık hissi ve yaşamın zorlukları ile mücadelenin tarihi olarak değerlendirmekte, yaşamı ise sürekli olarak eksiden artıya doğru geçiş çabasına bağlı olan dış dünyaya egemenlik kurma gayreti olarak tanımlamaktadır. Dolayısıyla Bireysel Psikoloji açısından başarı kazanma isteği, yaşamın görevlerini yerine getirme, nihai üstünlük hedeflerine ulaşma gibi eğilimler ile öfke, suçluluk, çaresizlik, yetersizlik ve güvensizlik gibi duygular, aşağılık hissinin açığa çıktığı çeşitli psikolojik yansımalar olarak nitelendirilmelidir. İnsanın kapsamı oldukça geniş olan aşağılık duygularından kurtulma çabası, kendisinde güven duygusunun uyanacağı bir konuma ulaşma ihtiyacından kaynaklanmakta, bu ihtiyaç ise Adler tarafından insan doğasının temel motivasyonu olarak değerlendirildiği için, aşağılık hissi pozitif yönde bir acı olarak tanımlamaktadır.

Adler sağlıklı insanların çeşitli yaşam zorlukları karşısında toplumsallık hissiyle mücadele eden, eksiden artıya doğru geçmek için çaba sarf eden ve zorluklarla yüzleşmekten kaçmayan insanlar olduğuna inanmaktadır. Fakat hayatta hiç kimsenin mükemmel olmadığını, herkesin pek çok kez aşağılık hisleri uyandıran durumlarla karşılaştığını, hatalı seçimler yaptığını ve hayal kırıklıkları yaşadığını da ifade etmiştir. Dolayısıyla aşağılık hissi, Bireysel Psikoloji açısından bir hastalık göstergesi değil, aksine normal ve gelişime açık olmanın bir işaretidir. Bu sayede insan üstünlük elde edebilmek için yetersizlik hissinden kurtulmaya yönelik, tırmanışa doğru harekete geçerken, yaşam hedeflerine yönelmesindeki temel itici gücü oluşturan daima bu yetersizlik hissidir.

Yaşamın zorlukları karşısında doğduğu andan itibaren çaba sarf eden çocuğun küçüklüğü ve zayıflığı, sahip olduğu yetileri geliştirmesini sağlar. Aşağılık hissinin üzerinde hissettirdiği baskıdan dolayı devamlı yeni ve orijinal hayat formlarına geçebilmek için mücadele eder. Oynadığı oyunların tümü, belirlediği yaşam amacı doğrultusundaki bir gelecek idealiyle şekillenir. Bu çaba koşullu reflekslerle açıklanamayan, kişisel yaratıcı enerjisinin işaretleridir. Çocuk dar çevresi ve yetersiz deneyimiyle yaptığı çıkarımlar doğrultusunda belirlemiş olduğu üstünlük hedefine yönelik hareket ederken, engellenemez bir şekilde aşağılık duygularından kurtulup dünyaya üstün gelebilmek için uğraşır.

Adler, aşağılık duygusunun, küçüklüğün ve güçsüzlüğün etkileriyle baş etmek, bu duyguları ortadan kaldırabilmek için otomatik olarak devreye giren benliğin savunma mekanizmalarını, içsel dengeyi sağlamak için sarf ettiği yoğun çabayı, biyolojik sistemimizde benzer şekilde çalışan bir mekanizmaya benzetir. 1906 ve 1907 yıllarında ‘Harvard Dersleri’nde, organizmanın dengesini sağlamak için insan vücudunda işlev gösteren ‘güvenlik prensibine’ dikkat çeken Melzer, bir organın işlevselliği bozulduğunda başka bir organın onun yerini aldığını, bozulan organın yeniden yapılandırıcı enerji ürettiğini, yaşamsal önem taşıyan diğer organların çalışmalarını olabildiğince arttırarak durumu dengelemeye çalıştığını vurgulamış, tüm organların normal işlev potansiyelinden daha üst seviyede çalışabilme ve birden fazla hayati görevi yerine getirme yetilerinin bulunduğunu belirtmiştir. Buradan hareketle Adler, yaşamdaki biyolojik gelişimle birlikte kendini koruma amacına yönelik gerekli enerji ve kapasitenin kazanıldığını, çocuklarda ve gençlik döneminde yaşanan ebeveynlerden ayrışma sürecinin, organizmada işlev gösteren kendini koruma yasasının yaşamdaki bir örneği olduğunu ifade etmektedir.

Çevremizi saran ve sürekli gelişen toplumda da benzer şekilde güvenlik eğiliminin işlev gösterdiğine işaret eden Adler, aşağılık duygularının toplumu daha fazla güvenlik elde etme çabasına ittiğini, iklim koşullarının doğa güçlerini kendi lehine çevirme ihtiyacını doğurduğunu, barınma gereksiniminin hayvanlardan kıyafet elde etmeyi ve gıda depolamayı gerekli kıldığını, hayati tehlikelerin ve ölüm bilincinin yaşamı toplumla işbirliği içerisinde idame ettirmeyi gerektirdiğini savunurken, tüm bebek ve çocuklarda görülen aşağılık hissine başkaldırmanın insan olmanın temel özelliğinden kaynaklandığını vurgulamıştır. Adler’e göre normal bir çocuk, vücudunda ve ruhunda gelişimi sağlayan eksiden artıya doğru ilerlemenin etkisi altındadır.

Bazı çocuklar çeşitli nedenlerle aşağılık duygusunu daha yoğun ve uzun süreli olarak yaşayabilirler. Bu durum onların kendilerine ilişkin yeterlilik ve değerlilik düşüncelerinin zayıf olmasına, bu nedenle yaşam karşısındaki cesaretlerinin kırılmasına, yaşam görevleriyle mücadeleden galip çıkamayacaklarını düşünerek kaçmalarına, zorluklarla gerektiği gibi mücadele etmeyi öğrenememelerine, ilgilerini çevrelerine yöneltemeyerek kendi sorunlarına odaklanmalarına, toplumsallık duygusunu geliştirmeyerek benmerkezci olmalarına ve kendi içlerine kapanmalarına yol açabilir. Böyle bir durumda aşağılık duygusu, normal ve motive edici bir güç olmaktan uzaklaşır ve psikopatolojik bir hal alarak ‘aşağılık kompleksi’ne dönüşür. Adler, şiddetli yaşanan aşağılık duygusunun buna bağlı çeşitli psikolojik sorunlara yol açtığını ve bu problemin çoğu birey tarafından farkına varılamayarak ömür boyu yaşanabildiğini, olumsuz duyguların sonuçlarının tüm yaşamı etkilediğini ifade eder.

Sosyal durumlar karşısında korku duyan ve aşağılık hissini motive edici güç olarak kullanan insanlardan farklı tutum sergileyerek, gizli şekilde duyduğu aşağılık hislerini aşağılık kompleksine çeviren ve psikotik belirtiler gösteren insanlar sekonder türler oluşturur. Elde edilemeyecek bir hayat planı doğrultusunda hareket eder, çevrelerine karşı uygunsuz davranışlar sergilerler. Bu kişiler bir yandan çevredeki insanları kendilerinden uzaklaştıran olumsuz tutum ve davranışlar sergilerken diğer taraftan insanların kendilerine yaklaşımına korku ve aşağılık hisleriyle reaksiyon verirler. Sürekli yaşadıkları bu hisleri dengelemek için organize savunma mekanizmaları geliştirirler. Adler, aşağılık kompleksi yaşayan kişilerin kendilerinde yaptıkları bu ayarlamaya ‘kompansasyon’ adını vermektedir. Sekonder özellikler, normalliğe ulaşma çabasını temsil ederek kompansasyonu oluştururlar. Bireylerin yetersizlik duygusunu kabul etmeme eğilimi zihnin sürekli olarak aşağılık duygusunu gizlemeye yönelik ayrıntılarla meşgul olmasına neden olur. Öfke, suçluluk duyma, çaresizlik, ilişkilerde doyumsuzluk, yaşama ve kendine güvenmeme, benlik saygısında azalma gibi pek çok psikolojik belirtinin bu süreçte açığa çıktığına dikkat çeken, özellikle sosyal fobi, obsesif kompulsif bozukluk, kaygı bozukluğu gibi psikolojik rahatsızlıkların, bazı psikotik belirtilerin, intihar ve nevrotik eğilimlerin aşağılık duygusuyla ilişkili olduğunu gösteren görgül çalışmaların bulunduğu ifade edilmektedir. Birey cesaretsizliği nedeniyle çaba sarf etse dahi bu duygudan kurtulamayacağını düşünür, bu sebeple aşağılık hissini giderme yöntemleri, engelleri aşmak yerine kendisini üstün hissedeceği yararsız durumlara adamak şeklindedir.

Aşağılık duygusu bazı durumlarda fiziksel yetersizliklerin etrafında odaklanabilir. Adler teorik açıdan psikoterapide doğuştan gelen kalıtımsal özelliklerin yol açtığı bedensel ve zihinsel yetersizliklerin, çocuğun nihai üstünlük hedefini etkilediği ölçüde dikkate alınması gerektiğini belirtmiş, bunun haricindeki tüm bireysel gelişmelerin çocuğun yaşam biçimini şekillendiren ‘yaratıcı gücü’ne dayandığından söz etmiştir. Yaşam zorluklarının oldukça dinamik olduğunu ve sürekli şekil değiştirdiğini ifade eden Adler, bu zorluklarla mücadelenin bireysel açıdan esneklik ve çaba gerektirdiğini, her insanın aşağılık duygularının üstesinden gelme biçiminin kendine özgü olduğunu, bu sebeple kişinin öznel çıkarımlarına dayalı bulduğu çözümlerde kalıtımsal özelliklerin önemli bir etkisinin bulunmadığını savunur. Adler kendi buluşu olan bu husustan nöroloji ve psikolojide kalıtımsal kuramların yolunu açtığı için bir nebze suçluluk duyduğunu, ancak asıl önemli olanın bireydeki fiziksel yetersizliğin değil, bireyin eğitilme yöntemi olduğunu, çünkü doğru eğitilen çocukların fiziksel engellerine rağmen kendileriyle ilgilendiği gibi başkalarıyla da ilgilenebildiğini ve toplumsallık duygusunu geliştirdiklerini belirtir. Yanında destek veren kimse bulunmayan fiziksel yetersizliğe sahip çocuklar ise ilgisini geliştirmeyi öğrenemediğinde benmerkezci hale gelirler.

Fiziksel yetersizlikle doğan çocukların yaşam ile tutuştukları savaş toplumsallık duygularını sınırladığı için farklı bir yaşam modeli benimser, kendileri ve çevre üzerinde yapacakları etkiyle git gide daha çok meşgul olur, başkalarının çıkarlarını gözetmezler. Yetersiz organlar nedeniyle açığa çıkan aşağılık kompleksi, çocuğun dışarıdan etkilendiği, yetersizliğini üzerinde bir baskı şeklinde hissettiği durumlarda açığa çıkar. Daha iki yaşlarındayken kendilerini başkalarıyla benzer yeteneklere sahip hissedemez, diğer çocukların arasına karışmakta zorluk yaşar, ortak girişimde bulunmaya eğilim göstermez, aşağılık duyguları nedeniyle kendilerini çevreye çeşitli istekler yöneltmekte hak sahibi görür, içlerinde diğer çocuklardan daha fazla beklentiye yer verirler.
Belirgin bir organ yetersizliğine sahip olmamasına karşın haklı ya da haksız şekilde komplekse dönmüş düzeyde şiddetli aşağılık duygusu hisseden çocuklar da vardır ve organ yetersizliğine bağlı aşağılık kompleksi geliştiren çocuklardan farklı kalır tarafları bulunmamaktadır. Bu çocuklardaki aşağılık duygusu ise, bir takım özel koşulların da etkisiyle iyice şiddetlenir, küçük yaşta hissettiği bu kompleksi yaşamının büyük bölümünde taşımaya devam eder ve normal hale dönmekte oldukça zorlanırlar. Çocukluklarında gördükleri soğuk davranışlar, onları çevrelerine karşı girişimde bulunmaktan alıkoymuştur. Dünyanın, insanlarla yakın ilişki kurmanın zor olduğu, sevgisiz bir yer olduğuna inanmışlardır.

Yoğun aşağılık duygusunun uzunca bir süre yaşanmasına katlanmanın güçlüğünü belirten Adler, aşağılık hissinin ortaya çıkardığı olumsuz duygu durumundan kurtulabilmek için bireyin üstünlük çabasına yöneldiğini, ancak bu çabanın bireye gerçek manada huzur, güvenlik, yeterlilik ve diğer insanlarla eşdeğerlilik sağlamaktan ziyade, çevresinde bulunan insanlara karşı üstünlük kurmaya yönelik bir çaba olduğunu ifade etmiştir. Bu bireyler, kendilerini yeterli hissedebilmelerinin tek yolunun, kendilerini diğerlerinden üstünmüş gibi algılamak ve böyle davranmak olduğunu düşünürler. Dolayısıyla aşağılık duygusu ne kadar güçlüyse, üstün gelme arzusu da o denli şiddetlenir. Ancak toplumsal faydaya hiçbir katkı sağlama amacı gütmeyen bu bireylerin ideal benliğe ulaşması hiçbir zaman mümkün olmayacağı gibi, tüm çabaları da yaşamın yararsız tarafına yönelik olacaktır.
Güçlülük ve üstün gelme arzusu yüksek olan bireyler, yaşamlarındaki normal ilişkilerle yetinmek istemezler, saptıkları amaçlara uygun şekilde dikkat çeken büyük eylemlere girişmeye çabalarlar. Sürekli acele ve telaş içerisinde, çevrelerini umursamaksızın kendi konumlarını sağlama almak isterler. Çevresindekilerin dikkatini çekerek, yaşamlarına burunlarını sokup onları tedirgin ederler. Söz konusu davranışın kötü sonuçları hemen kendini açığa vurmayabilir, uzun bir süre dışarıdan normal görünen bir yolu izleyerek açgözlülüğünü başkalarıyla fazla çatışmaya girmeden içinde barındırabilir. Sonradan açgözlülüğe, kendini beğenmişlik, başkalarını ne pahasına olursa olsun egemenlik altına alma, büyüklenme gibi başka özellikler de eklenebilir. Bu özellikler toplumsal yaşam açısından düşmanlık olarak nitelendirilebilecek özelliklerdir ve bu tutumla yalnızca çevreyi rahatsız etmekle kalmaz kendileri de yaşamın tadına varamazlar.

Nevrotik bireyler ise kendi eylem alanlarını belli ölçüde sınırlayarak dış dünya ile temaslarını azaltırlar. Okulunda geri olan çocuklar, otuz yaşını geçmesine karşın işsiz olan kadın ve erkekler, evlenme sorunundan kaçanlar, günlük işleri yapmada zorluk yaşayan ve devamlı bitkin olan uykusuzluk hastaları, yaşam görevlerini yerine getirmede kendilerine engel olan bir aşağılık karmaşasını dışa vururlar. Bu bireyler kendilerine hiçbir zaman gerçekleşmeyecek kadar büyük ve takıntılı bir üstünlük hedefi belirlemişlerdir. Başarıya ulaşmak için çaba sarf etmektense yenilgiden kaçmak için uğraşır, zayıflıklarını ve kendilerine bakabilmedeki yetersizliklerini hemen kabul ederler, her zaman öncelikli olma arzularını saklamaya çalışır, gerçek sorunlarını rafa kaldırır ve bu sayede yaklaşımlarını kendilerince meşru hale getirirler.

Devamlı kendilerini ihmal edilmiş hisseden, hakkaniyet problematiği yaşayan, insanlardan gerekli ilgiyi göremediklerini düşünen bu bireylerin ruhsal gelişimleri üzerinde, ev ve okul ortamında kendilerine eğitim veren kişilerin tutumları önemli ölçüde belirleyicidir. Eğitimcilerin çocuklardan gereğinden fazla şey istemesi, küçüklüklerine sürekli dikkat çekilmesi, adam yerine konmamaları, eğlence aracı gibi görülmeleri, titizlikle korunan bir mülk sayılmaları ya da bıkkınlık verici bir yük olarak görülmeleri gibi tutumların sürekli tekrarlanması, bu çocukların içindeki aşağılık duygusunu güçlendirir. Bazen doğru kabul edilebilecek şeylerle tatsız şekilde yüzleşmek, çocukların telaşa kapılmasına ve alay konusu edileceklerine düşünmesine sebebiyet verir. Bu sebeple çocuklar alay edilme korkusunu yaşamlarının ileri dönemlerine kadar taşıyabilirler. Kendilerine doğrunun söylenmemesi nedeniyle ciddiye alınmadığını düşünen çocuklar ise çevrenin ve yaşamın ciddiliğinden kuşku duyarak bu duruma uygun davranış patternleri geliştirebilirler. Okula başladıkları ilk gün, bunun anne babalarının kendilerine yaptığı bir şaka olduğunu düşünen ve okulu önemsemeyerek sıraların üzerine oturan bazı çocuklar bu duruma örnek teşkil etmektedirler.

Bireyin eğilimleri ve çabaları çocukluktan itibaren, yaşama yüklediği anlamlara paralel şekilde belirlediği şemalara uygun olarak yaşam boyu sürer. Bu sebeple çocukluk izlenimleriyle başlayarak süregelen ruhsal çizgiyi incelemek dünya görüşü ile birey arasındaki ilişkiyi ortaya koyar. Bireyin devinim çizgisi dönemsel olarak belli değişiklikler gösterse de, içeriği, dinamizmi, anlam ve amacı çocukluktan itibaren değişmeden aynı kalır. Bireyin doğarken beraberinde getirdiği gelişim olanakları, yaşamının ilk yıllarından itibaren edindiği izlenimler ya da gördüğü baskı gibi etkenler, onu belli bir amaca yönlendirerek yaşam sorunlarına belirli yanıtlar vermeye zorlarken yaşama bakışını ve dünya görüşünü ilkel biçimde etkiler. Dolayısıyla davranışlar çok anlamlılıkları sebebiyle birbirinden ayrı ayrı değil, bir bütün olarak ele alınmalı, yaşamın tüm ilişkiler örgüsü içinde birey açısından taşıdığı manaya bakılmalı ve buradan hareketle birey açısından en büyük hata kaynağının ne olduğu tespit edilmeli ve nihayet bireye iç görü kazandırarak değişikliğe gidilmelidir. Bireyin yaşam tarzının keşfedilmesini amaç edinen Bireysel Psikoloji, bireyin hayatında karşılaştığı problemleri ve bunların birey üzerindeki etkilerini tanımlamayı gerektirir. Bu problemlerin çözümünde ise hayata bir bütün olarak bağlanma, diğer insanlarla sağlıklı bir iletişim kurma ve kaynaşma durumu olarak kendini gösteren bir toplumsallık duygusuna ihtiyaç duyulmaktadır. Bireyin toplumsallık duygusu ne kadar gelişmişse, aşağılık hisleri de o ölçüde azalır.

Çocuğu, yaşadığı aşağılık ve güvensizlik duygusundan kurtarabilmek için verilmesi gereken eğitimin amacı, hem yaşama yönelik bilgi ve beceri kazandırmak, hem de çevreye yönelik işbirliğini ve toplumsal ilgiyi arttırmak üzerine olmalıdır. Bu önlemler, büyüyüp gelişen çocuğun kendisini aşağılık ve güvensizlik duygusundan kurtarmasına, önünde güven duyacağı yeni yollar açılmasına imkân verecek, kendisini diğer insanlarla eşit seviyede hissedeceği özgür bir gelişim olanağına sahip olmasını sağlayacaktır.

Bağdat Caddesi, Kadıköy, Anadolu Yakası’nda Psikolog-Psikoterapi Hizmeti

Kliniğimiz İçin İstanbul’da Seçtiğimiz Bölge Ataşehir, Anadolu Yakası

Eğer İstanbul Anadolu Yakası‘nda psikolog arayışınız varsa, Kadıköy, Suadiye’de bulunan Limbus Psikiyatri Kliniği‘nden sizi haberdar etmek isteriz. Kliniğimize bölge olarak merkezi konumu dolayısıyla Suadiye’yi seçtik. Suadiye’nin geniş bir çevreye ulaşım kolaylığı sağlayacağını düşündük.

Psikolojik destek almak isteyen danışanlarımıza klinikte seanslarını beklerken, ister bekleme odasında ister kliniğimizin alt katında bulunan yeşil bahçede vakit geçirebilecekleri,  geldiklerinde park sorunu yaşamayacakları, Dumankaya İkon Rezidans’ın nezih ortamında hizmet vermekten dolayı memnuniyet duyuyoruz. İstanbul Anadolu Yakası’nda oturan danışanların rahatlıkla randevu alıp gelebileceği, Avrupa Yakası’nda köprüye yakın konumdaki danışanların dahi Ataşehir’e zorlanmadan ulaşabileceği kliniğimizde, depresyon, anksiyete, sosyal fobi, panik atak, obsesif kompulsif bozukluk gibi pek çok alanda verdiğimiz psikoterapi hizmetinden yararlanmak isteyen herkesi bekliyoruz.

 

[aio_button align=”center” animation=”none” color=”blue” size=”small” icon=”google-maps” text=”İletişim için Tıklayın” relationship=”dofollow” url=”http://alienginuygur.com/iletisim/”]

 

Adler’e Göre Aşağılık Hissi ve Tek Tanrılı Dinler Açısından Aşkın Bir Güce Sığınma İhtiyacı

Psikolojide “Aşağılık Kompleksi” kavramını ortaya koyan Alfred Adler, insanoğlunu içindeki aşağılık hislerini yenmeye ve güçlü olmaya karşı kuvvetli bir istek barından bir canlı olarak nitelendirmiş, gelişmeye yönelik motivasyonun kaynağının ise aşağılık ve yetersizlik hisleri olduğunu belirtmiştir. Bireyi geliştirdiği gibi toplumun da gelişmesini sağlayan aşağılık hislerinin, olumlu etkilerinin bulunduğuna, bireyleri başarılı ve üstün olabilmek için çabalamaya yönelttiğine önceki bölümde değinilmişti. Tek tanrılı dinlerin de, insanların kendilerini aciz ve güçsüz hissettikleri durumdaki hallerine kutsal kitaplarda vurgu yaptığı görülmektedir. Bir taraftan zorluklar karşısında kendi aczine şahitlik eden insan, bir taraftan da bu durumdan kurtulup rahata ve huzura kavuşabilmek için aşkın bir varlığa sığınmaya ihtiyaç duyar. Acziyetini kavrayan birey, zayıf ve yardıma muhtaç halde hissederken kendisini sorgulamaya ve hatalarının farkına varmaya daha açık olur, zorlukların üstesinden gelebilmek için Tanrı’ya yönelir, tövbe ederek bağışlanma diler. Tek tanrılı dinler açısından tövbe eden bir bireyin kurtuluşu, Yaratıcısı’nın üstünlüğünü ve gücünü takdir etmeyle, hatalarından sıyrılarak hayra ve barışa yönelik salih amellerde bulunmayla sağlanabilir. Alfred Adler’in psikoterapi ekolü olan “Bireysel Psikoloji”, bir bireyin aşağı pozisyondan kurtulma, eksiden artıya doğru ilerleme sürecini, aşağılık duygularının motivasyonu sonucu ortaya koyacağı çabayla açıklarken, buna oldukça benzer bir süreci tövbe eden, hatalarından sıyrılıp, Tanrı’nın rızasını kazanabilmek ve kendisini affettirebilmek için hayra ve barışa yönelik işler yapmaya çalışan bir bireyde de gözlemleyebilmek mümkündür.

Aşağılık duygusunu yenerek daha güvenli ve güçlü bir konuma geçmek isteyen insanın, Tanrı’ya yönelerek yardım istemesinin dini karşılığı olan ‘dua’ sözcüğü, çağırmak, seslenmek, istemek, yardım talep etmek gibi anlamlara gelmektedir. İslam inancı, aşağılık duyguları hisseden, aciz ve yetersiz olduğunu düşünen bireylere bu duygu ile başa çıkabilmek için Tanrı’ya yönelmeyi, duayla, sabırla ve namaz kılarak Tanrı’dan yardım dilemeyi, ne olursa olsun, hiçbir surette umutsuzluğa kapılmamayı öğütlemektedir. Duanın birey üzerindeki fonksiyonu psikolojik manada bir rahatlama, huzur ve gönül tatmini doğurmasıdır. Duanın birey ile Tanrı arasında herhangi bir aracı bulunmadan direk olarak yapılıyor olması, bireyin Tanrı’yı her an yanında hissetmesini, baş edilmesi güç durumlar ve zorluklar karşısında Tanrı’nın güven vermesini sağlar. Bu sebeple dua etmek ruhsal tatmin ve zihinsel rahatlama açısından oldukça önemli bir ibadettir. Yeni Ahit’te duanın önemi vurgulandığı gibi, Kur’an’da da pek çok ayette duanın öneminden bahsedilmektedir.

 

17- durmadan dua edin;
18- her şeyde şükredin; çünkü Mesih İsada sizin için Allahın iradesi budur. (Yeni Ahit, I Selanikliler (5): 17-18.)

 

153- Ey iman edenler! Sabrederek ve namaz kılarak Allah’tan yardım dileyin. Şüphe yok ki, Allah sabredenlerle beraberdir.
186- Kullarım, beni senden sorarlarsa, (bilsinler ki), gerçekten ben (onlara çok) yakınım. Bana dua edince, dua edenin duasına cevap veririm. O hâlde, doğru yolu bulmaları için benim davetime uysunlar, bana iman etsinler. (Kur’an, Bakara 2/ 153, 186.)

77- (Ey Muhammed!) De ki: “Duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin! Siz yalanladınız. Öyle ise azap yakanızı bırakmayacak.” (Kur’an, Furkan 25/ 77.)

87- “Ey oğullarım! Gidin Yûsuf’u ve kardeşini araştırın. Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez.” (Kur’an, Yusuf 42/ 87.)

 

İnsanın aşkın varlığa olan ihtiyacının en fazla hissedildiği bazı durumlara örnek olarak, fiziksel gücün, maddi imkânların ya da beşeri özelliklerin yetmediği anları, tabi afet gibi felaketleri gösterebiliriz. Öyle ki en sınır tanımaz, en azgın kişiler dahi beşeri imkânların yetmediği, ölümle karşı karşıya kalınan durumlar karşısında çareyi, tereddütsüz şekilde gücü her şeye yeten, dilediği takdirde tüm zorluk ve sıkıntıları ortadan kaldırabilecek ve kişiyi dilediği şekilde nimetlendirebilecek olan aşkın varlığa sığınmakta bulurlar. Kutsal kitaplarda kıyamet günü geldiğinde insanların acziyet duygusuyla yaşadıkları panik hali, böyle bir durum karşısındaki en bariz örnek olarak gösterilebilir. Ayrıca denizin ortasında dev dalgalar arasında kaldıklarında ölümle yüz yüze gelen insanların yakarışını konu alan bir Kur’an ayeti de, duruma dikkat çeken farklı bir örnek olarak verilebilir.

 

33- Sakının, uyanık durun, dua edin; zira o vakit ne zamandır bilmezsiniz.
34- Bu, gurbete giden ve evini bırakıp hizmetçilerine salâhiyet ve her birine işini veren bir adam gibidir ki, kapıcıya da uyanık durmasını emretti.
35- İmdi, uyanık durun; çünkü ev sahibi ne vakit gelecek, akşamlayın mı, gece yarısında mı, horoz öttüğü zaman mı, sabahlayın mı bilmezsiniz.
36- Yoksa apansız gelip sizi uykuda bulur. (Yeni Ahit, Markos (13): 33-36.)

 

40- Şüphesiz o (tehdit edildikleri azap) onlara ansızın gelecek de kendilerini şaşkınlıktan dondurup bırakacak. Artık ne onu geri çevirmeye güçleri yetecek, ne de kendilerine göz açtırılacak. (Kur’an, Enbiyâ 21/ 40.)

32- Onları, (denizde) bir dalga gölgelikler gibi kapladığında, dini Allah’a has kılarak O’na yalvarırlar. Allah, onları kurtarıp karaya çıkarınca, onlardan bir kısmı orta yolu tutar. Bizim âyetlerimizi ise ancak son derece kaypak, son derece nankör olanlar inkâr eder. (Kur’an, Lokman 31/ 32.)

7-8-9-10- Gözler kamaştığı, ay karanlığa gömüldüğü, güneş ve ay bir araya getirildiği zaman, o gün insan “kaçış nereye?” diyecektir. (Kur’an, Kıyamet 75/ 7-10.)

 

Tanrı insanı, yaşamına yön vermesi, hür iradesiyle seçimler yapması ve doğru yolda ilerleyebilmesi adına belli başlı bilişsel dinamiklerle birlikte yaratmıştır. Aşağılık duygularının derinleşerek patolojik bir kompleks haline gelmediği şartlarda, bireyin çabalarının yönünü belirleyerek toplumun gelişimini ve ilerlemesini sağladığı, motive edici kuvvet olduğu durumlardaki anlamlı katkısı üzerine iyi düşünülmelidir. Dolayısıyla Bireysel Psikoloji’nin yaşamın yönünü belirlemedeki en önemli bilişsel dinamiklerden bir tanesi olan aşağılık duygusunu tanımlayarak, bireyin kendini daha iyi tanıması yönünde insanlığa ve psikoloji bilimine anlamlı bir katkı sağlamış olduğunu söylemek mümkündür.

• Makale Ali Engin Uygur’un “Din Psikolojisi Açısından “Alfred Adler Psikolojisi’nin Değerlendirilmesi” başlıklı yüksek lisans tezinden alıntılanmıştır. Tüm Telif Hakları Saklıdır.